Bir Aksakal ülkesinde ve dünyadaki önemli gündelik olayların heyecan ve keşmekeşine kapılmayıp görüntülerin/iddiaların arkasına gizlenen gerçekleri kısaca/berrak bir şekilde ortaya koyabilir mi? Duygularından, kendi inançlarından sıyrılarak şahsen hoşuna gitmese bile doğruyla yüz yüze gelmeye ameliyathanedeki bir cerrahın soğukkanlılığıyla cesaret edebilir mi? Deneyeceğim, başarıp başaramadığıma okurlar karar verecek.
Geçen yıl başlattığım bu Blog’un altyapısını hazırlayan kobi birkaç ay sonra bir kazaya uğradı. Tayiban Emirliğinde böyle işler olağan. Mecburen dondurmuştum. Şimdi Blog bir tür web sitesine dönüşme aşamasında. Hedef kitlemde de önemli bir “öncelik değişikliği” yaptım ve Blog’un yeni yapısı buna göre tasarlandı.
Kesin ve mutlak öncelik Zkuşağı ve Sedat Peker’in sözünü ettiği “40 yaşından küçük kardeşlerimde”. İlk sıraya koyduğumuz “GÜNCE” bölümünde uzun bir ömrün bilgi ve deney birikimini damıtıp onlar için kısa ama özlü değerlendirmelere yer vereceğim. Karmaşık görünen konularda entel/dantel aydınları, saygınlık taslayan sünepe siyasetçileri rahatsız edebilecek kesin/sert önermelerde bulunacağım. Amacım yanıtını aradıkları sorunların çözümünde işlerine yarayacak bilgi/düşün anahtarlarını gençlerin önüne koymak. İsteyen istediği gibi özgürce kullanıp yararlanır veya eleştirip çöpe atar. Düşünce serüveni bütün yönleriyle yararlıdır.
Özenli bir araştırma geçmişine ve sağlam bir bilgi temeline dayanmadan bunu yapamazsınız. Bugün tüm dünyada ve ülkemizde yaman bir yalan rüzgârı hâkim. Medyada devletler arasında önemli/hassas görüşmeler yapıldığı yolunda haberler okuyorsunuz; örneğin İran’la nükleer müzakereler. Bu çalışmaların “çoğu” kaynaktabüyük bir sahtekarlık ve yalan düzenini perdeleme araçları. Dışardan tavırlarına, konumlarına bakanları yanıltan vasat siyasetçiler minik gezegenimizi tehlikeye düşürdüklerini gizlemeyi başarıyor ve günümüzde pek çok ülkede yaşamı cehenneme dönüştürebiliyorlar. Sonra utanmadan 40 yaşından küçük kardeşlerimin desteğine talip olabiliyorlar ama internet çağında yağma yok; pisliklerini gizlemek eskisi kadar kolay değil.
Günce bölümünde yeri geldikçe bildiğim konularda “doğruyu” kısaca yazacağım. Merak eden üçüncü sıradaki “Makaleler–YAZILAR” bölümüne koyduğum ilgili uzunca metinlere müracaat edip sağlamasını yapabilir. Mesela nükleer sorunsalı karmaşık görünür; “uzmanların” ne dediğini anlamak zordur. BM’deki görevim gereği ilk başta “Çince’mi bu?” diye dalga geçtiğim teknik tartışmaları sonra izlemek zorunda kalınca mecburen okuyup/uğraşıp çözdüm. Sonra da hem Ankara’ya yazacağım raporlar kolayca anlaşılsın ayrıca medyadaki teknik makaleleri merak eden benim gibi zorlanmasın diye kilit kavramları ve temel bilgileri Çince değil basit bir Türkçeyle kâğıda döktüm. (Bknz: “Makaleler-Yazılar” sekmesi: Nükleer Program Hayalinden, Atom Bombası Gerçeğine)
Bu ifadelerimden Blog’uma fazla önem yüklediğim sonucu çıkabilir. İşi aslı şu: görev süremde “devlet sırrı” denen işlere tanık oldum, en yüksek düzeydeki siyasetçiler ve devlet görevlileriyle birebir çalışmam gerekti. Amerikalılar çok hassas konuları bile uzun zaman gizli tutamıyorlar (ilerde örnekler vereceğim). Oysa yürekten bağlı olduğum Mülkiyelilik ahlakında devletimizi dışarıya karşı küçük düşürmemek bizim için namus meselesidir. O yüzden dostlar zaman zaman teşvik etseler de anılarımı kaleme almaya elim varmadı. Evren-Özal döneminde Dışişleri adına Milli Güvenlik Kurulunun (MGK) aylık toplantılarında devamlı sunumlar yaptım soruları yanıtladım. Dışardan görülenle içerideki gerçek o kadar farklı ki; ama biz Amerikalı değiliz, nasıl yazayım?
Derken duraladım ve kendi kendime: “artık eski Türkiye’de değilsin; bu çağ dışı kafayı bırak, biraz kendini yenile yaşlı adam, inandığın değerler yürürlükteki Sudan tipi Başkanlık Sistemimizde geçersiz; şimdi mucizevi bir dijital platformda gençlere yani istikbale hitap etme şansına sahipsin; lafı eğip bükmeden çekinmeden çıplak gerçeği onlarla tartışabilmelisin; devleti küçük düşürmeme gibi modası geçmiş fosil kavramları unut[1]”dedim. Bu arada gaipten bir ses lafa karıştı ve “pek doğru düşünmektesin ama çürük ve sürtüklere kulak vermekten de vazgeçmen lâzım; bak çok kıskandıkları için ‘kaçak’ dedikleri dünyadaki en büyük Başkanlık konutu, muhteşem/muazzam Başkanlık Sarayımız aslında ele güne karşı itibarımızın ışıltılı bir kanıtı/sembolü; iftihar etmelisin” (!) diye kulağıma fısıldadı.
Saray sofrasında baş köşede ağırlanan çok saygın(!) “Fesli” lakaplı son büyük Osmanlı (ya da Muaviye) ulemasının bazı kitaplarına bir süre önce meraktan göz gezdirmiştim. Çanakkale savaşını Evliyaların kazandırdığına ve gaipten gelen uyarılara behemehâl inanmak gerektiğine (!) Feslinin külliyatı üzerindeki tetkik ve tetebbudan sonra ikna oldum(!). Ayrıca, benim asgari çeyrek asır öncesinde tanık olduğum devlet sırlarının günümüzde ne değeri olabilir ki? Yeri gelirse ve gençlere yararı olacaksa Blog’umda pekâlâ bazıları açıklanabilir.
Ülkemizin küçük düşmesi bundan böyle kesinlikle söz konusu olmayacaktır. Ne anlamsız bir karalama bu? Koskoca Türkiye nasıl/nereye düşecekmiş? Düşeceğimiz yere kadar zaten düştük; aşağısı kaldı mı bunun? AKP Başkanı “Türkiye’nin Taliban’ın inancıyla alakalı ters bir yanı yok” demedi mi? Eh!! Hüda Par ile de “Kalın” bir gönül birliğimiz olduğu yurt dışında en yetkili ağız tarafından herhalde Amerikalılar boş vehimlere kapılmasın diye söylenmedi mi?. Bundan sonra da AKP’nin başı Hizbullahın temsilcilerinin TBMM’ye girmesini hamdossun güvenceye aldı. Bundan âlâsı Şam’da kayısı.
Yalnız bütün bu olumlu(!) gelişmelere rağmen benim bir derdim var. “Mor ve ötesi” Grubunun Batı ülkelerinde de dinlenen/sözü edilen ve hayrettir sanki günümüzün koşulları için hazırlanmış ünlü senfonik rock parçasında[2] özlü biçimde dile getirilen bir derdim var. Önce derdim gerçekten çok elem verici nitelikte olduğu için Mor ve Ötesine atıfla sözünü etmekte tereddüt ettim; ciddi bir meseleye sarkastik bir yaklaşım gibi yorumlanır endişesiyle. Sonra bir iki dize aklıma gelince yazmaya karar verdim: Şöyle:
“- Bir derdim var artık, tutamam içimde
“- Herkes neden düşman, herkes neden düşman?
“- Işık yok, hiçbir şey yok, yok, yok, yok
“- Bak bu son perde, oyun yok bundan sonra
“- Bir derdim var artık, tutamam içimde
Pırıl pırıl üniforması içinde çakı gibi karşımda duran ve çok ciddi ama sıcak dost gözlerle bana bakan sevgili Gaffar yıllar geçse de zihnimde hala canlı. Zamanın Batıya göre ağır ağır aktığı Kars’ta iki günü bile doldurmayan kısa beraberliğimiz sırasında aramızda öyle bir gönül bağı oluştu ki ayrılırken O’nu kardeşim ya da evladım gibi görüyordum.

KISA BİR AĞIT
Sevgili Gaffar seni ve lanetli siyasetçi taifesinin nahak yere şehit olmalarına yol açtığı gençlerimizi derin bir acıyla minnetle saygıyla anıyorum Kardeşim. Senin aziz hatıranı yâd ederken hırsızlık ve sorumsuzluk kurbanı depremzede yurttaşlarımızın acısını içimde tekrar derinden hissettim. Hüda Par’ın bir yetkilisi senin katlini mazur göstermeye cüret edebiliyor, T.C.nin adeta yok sayıldığı inanılmaz koşullarda üç maymunu oynayan onursuz/kukla yetkililer böyle bir alçaklığa seyirci kalabiliyor. Yazımı kirletmemek için vatan bilincinden/duygusundan yoksun bu iğrenç yaratığın ismini buraya kaydetmiyorum; nasılsa Polisimiz biliyor, tanıyordur. Gün gelir böyle hıyanetler/kutsalımızı kirletme girişimleri yerde kalmaz, karşılığını bulur.
Bu ülke bir Arap Emirliği değil. Büyük acılar ve felaketlerin yüzyıllar boyu üstesinden gelmeyi başarmış bir kadim DEVLET. Hainleri sonunda tepeleyen yiğit erkek ve kadınlardan oluşan bir millet. Polisimiz en olumsuz şartlarda bile görevi için hayatını verebilen Gaffar’lar yetiştirebiliyorsa “Eşkıya Türkiye’mize Hükümdar olamaz” diyorum. Işıklar içinde uyu sevgili Gaffar. Bu aksakal kısa bir süre sonra seninle tekrar buluştuğunda yurdumuz 1919’da işgal ordularıyla iş birliği yapıp kurtuluş geldiğinde İngiliz zırhlılarına sığınıp kaçma şerefsizliğini yapan orta çağ artıklarının son bakiyelerinden kurtulmuş olacak. Aynen yakın geçmişte olduğu gibi. Rahat uyu Kardeşim.


