2022/12 – UKRAYNA MI, TÜRKİYE Mİ? 

Yanı başımızda bizi de çok kötü etkileyeceği kesin bir savaş varken BLOG’uma malzeme olarak ben her gün iç politikayla ilgili notlar almaya devam ediyorum. Bir Büyükelçi eskisi için garip bir durum. Tamam bugün “ölü bir mesleğin emeklisi” de olsam 40 küsur yıllık bir mesleki geçmişten sonra büyük bir tehlike kapımızdayken “iç politika ne üstüne vazife?” denebilir.

İşin bu yönünü birazdan açıklarım ama öncesinde kısaca eskiden sağlam geleneklere sahip bir kurum olan Dışişlerinden söz etmeliyim. Allah muhafaza eski görevimde olsaydım Biden’in “Rus işgali geliyor” çığırtkanlığına başlamasını beklemeden Bakanlıkta ortak bir çalışmayı başlatmış olacaktım. Sınırlı ihtilaflara, lokal sorunlara coğrafi siyasi daireler ya da ekonomi, kültür, konsolosluk gibi konunun sahibi daireler bakar. Birden çok devletin müdahil olabileceği bir çatışma ihtimali çıktığında tüm devlet aygıtı devreye girer. Siyaset Planlama Dairesi dış temsilciliklerden, başta Genelkurmay ve MİT ilgili diğer makamlardan görüş ister. Bakanlık içi Daireler de kendi yetki alanlarına giren meseleleri değerlendirip bildirirler. Gerekiyorsa farklı katılımcılarla Dışişlerinde tartışmalı toplantılar düzenlenir. Bütün bu katkılar birleştirilip bir dosya hazırlanır. En üst siyasi makam ülkemizin izleyeceği hal tarzını bu çalışmaya bakarak karara bağlar. Dışişlerinin derleyip damıttığı devlet aygıtı tavsiyelerini siyasi tercihlerine göre tamamen veya kısmen uygular. Ancak devlet siyasetinde bir tutarlılıktan söz edilebilir.

Bizim zamanımızda karar verici konumundaki siyasetçilerin Dışişlerinin tavsiyelerine büyük ölçüde itibar ettikleri söyleyebilirim. Bu yargıyı genelleme olarak bırakmamak için gerekirse şahsi tecrübemden çarpıcı örnekler de verebileceğim kaydıyla bir iki önemli isim de zikredebilirim:

Demirel, Özal, Erdal İnönü.   Demirel dış politika alanında büyük bir sorumlulukla tam bir devlet adamı gibi davranırdı. İtidal ve ihtiyattan saptığı görülmemiştir. Cumhurbaşkanlığı döneminde beklemediğimiz bir sorun çıktı: önceden kestirilmesi zor davranışlara sahip Tansu Hanımın Başbakanlığı. Bu sorunu da şöyle hallettik. Olmadık bir talimat vermeğe kalkar diye çetrefil meselelerde Tansu Hanımı bypass edip işimizi Demirel’le hallediyorduk. Bakanımız sevgili Hikmet Çetin’in Demirel’le ağabey kardeş ilişkisi kurmuş olması tabii büyük rahatlıktı.

Başlangıçta Irak’ta bir koyup beş almak gibi hevesleri dillendirmiş olsa da Özal da Bakanlığımızla sıcak ve verimli ilişkiler kurdu ve dışişleri alanında devlet geleneklerini zorlamadı. Erdal Bey ise hiç abartmadan mükemmel denilebilecek bir insandı. Azerbaycan’ın bağımsızlığını yeni kazandığı muhataralı dönemde Başbakan Yardımcısı iken O’nun sayesinde tehlikeli bir dönemeci nasıl aştığımızı şimdi minnet ve aziz hatırasına derin bir saygıyla anıyorum.

Böyle siyasetçilerle kariyerini tamamlamış bir diplomatın bugün internet sayesinde kolayca izleyebildiği yabancı basında Türkiye hakkındaki haber ve yorumları okuduğunda ne hale geldiğini tasavvur ediniz. Çalışma hayatı boyunca mücadele ettiği Türkiye düşmanlarının sanki bize o zamanlar yönelttikleri hoyrat, ırkçı ithamlar şimdi haklı çıkıyor havasına girdiklerini görünce nasıl kahrolduğumu düşünebiliyor musunuz?

Şimdi eski bir Siyaset Planlama Başkanı olarak kuzey batımızdaki kötücül savaşa kısaca değinebilirim. Etraflı bir analize gerek yok çünkü böyle bir çalışmayı eskiden olduğu gibi kullanacak yöneticilerimiz yok. ABD’nin Irak işgali öncesi en yüksek düzeyde attığı pis yalanlar hafızalardan çıkmadığı için başlangıçta kışkırtıcılık şüphesi çoğumuzun zihnini kemirmekteydi. Meğer CIA Rusların iç yazışmalarını başarıyla çözüp Biden’a gün be gün “bunların niyeti çok kötü” diye rapor verirmiş. Bir tek bu konuda ABD’ye haksızlık etmişiz yoksa bu insanlık suçu niteliği taşıyan trajedinin baş oyuncularının hepsi kendilerine tam yakışan eski bir terimle “mülevves”.

Kısa kısa tespitler yapıp geçelim. Biden o açıklamaları savaş kışkırtıcılığı niyetiyle değil gizli istihbarata dayanarak yapmış olabilir ama kendilerinin “american military industrial complex” diye adlandırdıkları savaş makinesinin Rus saldırısını viski çekip kutladıklarını öğrenirsek hiç şaşırmam. Şu sıkışık zamanlarında hiç de sırası değilken Amerikan mükelleflerinin cebinden çıkacak milyonlarca dolar onların kasalarına girecek. Batı gel gel diye NATO’ya katılmaya teşvik edeceği yerde ilk üyelik önceliğini bir formülle AB’ye verseydi Ukrayna uzun devre de olsa Batıya entegre olabilirdi. Rusya’ya haklı görünen güvenlik bahanesini de vermezlerdi. Tabii o zaman silah tacirleri ve belki Fransız köylüleri gibi kesimleri kızdırmayı göze almak gerekecekti.

Bu vesileyle Devlet adamı dedikleri Putin’in gayet sıkı bir Rus milliyetçisi olduğunu kendi ifadelerinden öğrendik. Bu türden milliyetçilik insanların, devletlerin başına çok ciddi dertler açıyor, örnekleri sıralamaya gerek yok. Hesap kitapla hareket eden usta bir siyasetçi olduğunu kabul etmekle beraber bir aksakal olarak bu defa vahim bir hata yaptığını ve böyle durumları bekleyen mukadder akıbetten kurtulmasının kolay olmayacağını düşünüyorum.

1) Askeri sanayii istisna ederseniz Rusya ekonomisi kırılgan, halkı da göreceli olarak yoksul bir ülke; 40 milyonluk geniş bir ülkeyi askeri işgal altında tutamaz.

2) Donbas bölgesini koparıp ordusunu çekmek mecburiyetinde kalacak.

3) Ukrayna halkının askeri işgale göstereceği direnç Putin’in de kaderini belirleyecektir. İki ülke arasında bizimle Azerilerin yakınlığına benzer bir durum var. Putin milliyetçiliği bu unsura ağırlık tanıyorsa işi zor. [Biz ortak alfabe kabulüne direnç, Kıbrıs Türk toplumunu yok sayma gibi deneylerle Azerbaycan sayesinde galiba böyle konularda az biraz ayılmaktayız].

4) Ayrıca, 2014’ten sonra da olsa Ukrayna’da Putin tipi rejimden farklıca bir ortamda biraz nefes almış bir genç nüfus var. Kendi kapalı rejimi içinde Putin dijital devrim çocukları olan bu kitleyi hesap edememiş olabilir.

Putin’in devlet adamlığı becerisini hatalı başladığı bu işte gösterip gösteremeyeceğini kısa süre içinde öğreneceğiz. Donbas hariç işgali kaldıracağı bir modus vivendi’nin bulunmasını sağlar ise ödeyeceği kefareti zayıflatabilir. Rusya’nın büyük prestij kaybı ise tüm ilişkilerinde menhus bir hayalet gibi peşinden gelecektir. Ben Putin’in benzeri başka politikacılar gibi ahmakça bir ısrarı sürdüreceğini sanmıdüşünmekte zorlanıyorum. Zira böyle bir durumda silah tüccarları hariç herkes kaybeder. Bakalım göreceğiz.

Ukrayna savaşı gibi çok önemli bir konuya benim böyle kısacık değinip geçmemin önemli bir nedeni var. T.C.yi Ukrayna’daki savaşın daha da alevlenmesinden büyük bir tehlike bekliyor: 2023’den sonra da Cumhur İttifakı aynen devam ederse Allah korusun ülkemiz Irak’a benzer mi diye korkuyorum. Bu nedenle tüm yazılarımda Türk tipi değil Sudan tipi Başkanlık rejimimiz terimini kullanıyorum. Yeni Akit gazetesi geçen yıl TBMM Hilafeti geri getirebilir diye sürmanşet atmış ve şunları yazmıştı: “Hilafetin kaldırılması, harf inkılabı, şapka kanunu ve ezanın Türkçe okutulması Müslümanlara büyük sıkıntılar yaşatmaktadır…. ‘Ümmet kısa sürede hilafetin etrafında birleşir. Hilafet ilga edilmedi, Meclis’e devredildi. Meclis kararı gözden geçirip, hilafeti ihya edebilir. 15 dakikada alınacak bir karardır”.

Sırıtarak “Ekonomi kötü, seçimleri nasıl olsa kazanırız” diyerek ortalıkta dolaşan umarsız iyimserlere “buyurun buradan yakın” diyorum. Üzülerek tabiî…