2022/10 – Siyasetçilere Güvensizlik

CHP Lideri 21 Şubat’ta Reuters’e Başkan adaylığını açıkladı. Oysa yaklaşık bir yıl kadar önce parti liderleri aday olmamalı demişti. Bu çelişkili tutumu, adaylığının ötesinde Türkiye siyasetindeki en vahim sorunu artık mutlaka gündeme getirmeli. Siyasetçilere duyulan derin güvensizlik. Bir aksakal olarak tüm sorunların, başımıza gelen belaların temelinde bu güvensizliğin yattığını ve AKP kâbusu sonrası yeni ve temiz bir sayfa açılacak ise öncelikle bu sorunun ele alınması gerektiğini düşünüyorum. Kılıçdaroğlu dürüst kimliğiyle tanınıyor. Ne siyaseti dolar biriktirmek için kullanan bir resmî hırsız, ne de fırıldak yalancı olmakla suçlanabilir. İşte bu nedenle böyle bilinen bir politikacıyı bile kişisel ihtirasını ülke çıkarının önünde düşünmek gibi pek de haksız sayılamayacak bir suçlamaya muhatap kılan bir siyasi ortam sorgulanmalı diyorum.

Evet, Cumhur İttifakının dediği ile ettiği gün aşırı birbirinin tersi olabiliyor. Güvenlik gibi çok hassas alanlarda bile şaşırtıcı kararlara tanık olabiliyoruz. Örneğin, NATO’nun Libya’da ne işi var dedik, kısa süre sonra NATO kuvvetlerine en güçlü denizaltı desteğini verdik. İnanç gibi çok hassas bir başka alanda da durum farksız: Ayasofya tartışmalarının başında dünyadaki Müslüman kardeşlerimizi sıkıntıya düşürecek acemiliklerle işimiz olmaz mealinde konuştuk; aylar sonra tam tersini yaptık. Erdoğan’ın yıllar içinde sadece Kürt sorunu hakkındaki zikzaklı siyaseti hayret verici düzeyde bir çelişkiler yumağı. Bazı siyasiler ve yorumcular Erdoğan söz konusu olduğunda bu tutuma pragmatizm gibi cici gerekçeler yakıştırıyor. Öte yandan beş altı yıl önce Erdoğan’a karşı hakaretamiz denebilecek ifadelerle yüklenen ve bu beyanlarını içeren videolar hala internette dolaşan Bahçeli’nin zaman içindeki çizgisini böyle kalıplara sığdırmak da imkânsız. Sanıyorum bu kısa özet Cumhur İttifakını konumuz dışında bırakmaya yeter.

Gerçek şu: mevcut vahim durumun sorumlusu olarak Cumhur İttifakı üyelerini gösterip işin içinden sıyrılmak mümkün değil. Kısa kısa geçmiş dönemde zihnimizde iz bırakan bazı algılardan söz edeceğim. Doksanlarda yerel yönetim seçimlerinde CHP önemli bir başarı kazandı. Sonrasında muhalefetle el ele Japonya’ya kadar uzanan pahalı tetkik gezileri düzenlendi. Gene aynı dönemde bir erken seçim kararını engellemek için şaşırtıcı toplu engellemeler yapıldı. Kısacası seçilemeyeceğinden korkan büyük bir karma grup kazan kaldırdı. Önemli konular görüşülürken meclis tenha olabildiği halde milletvekillerinin özlük hakları ve benzeri çıkarları söz konusu olduğu hallerde tamamen dolu Genel Kurul salonları izledik. Sürekli arttırılan ödenekler ve diğer imtiyazlarla politikacılık halka hizmet kavramından uzaklaştı ve kârlı, aile boyu güvenli bir iş kolu haline geldi. Deniz Baykal Sarayda Erdoğan’la özel bir görüşmeye çıkıp TBMM Başkanlığı pazarlığı yaptığı algısına sebebiyet verdi. Muharrem İnce kendisini aday gösteren Kemal Beye önce vefa ve bağlılık mesajları verdi sonra tam tersini yapabildi. Seksenlerde en genç mv sonra çok başarılı bir yerel yönetici olarak yıldızı parlayan Sarıgül’ün önce Baykal sonra CHP ile itiştikten sonra kurduğu Türkiye Değişim Partisi şimdilerde Cumhurla ilişkilendiriliyor. Dedikodular elbetteki ciddiye alınamaz. Ancak, siyasette “algı”lara vesile vermenin önemini göz ardı edemeyiz. Bütün bu algılarda parti, ülke filan geri planda en önemli özne olarak kişiler öne çıkıyor.

Nitekim dürüstlüğüne güvenilen Meral Hanım birkaç yıl önce Başkan adaylığına soyundu. Sonra çıktı “yanlış yaptık” dedi ama hemen ekledi “Başbakan olacağım”. Siyasetçiler öylesine bulanık bir suda yüzüyorlar ki dürüstü bile “şahsını” öne plana çıkarmadan edemiyor. Oysa ülke yangın yeri, birkaç yıl sonra şahsen ne olacağından bugün söz etmenin yeri mi, sırası mı? Bazı yardımcıları da tabii ondan aşağı kalacak değiller. En son onlardan birisi medyayı usulünce bilgilendirdi. Meğer Kemal Bey DEVA ve Gelecek partilerini altılı gruba davet ederken ne gizli hesaplar yapmaktaymış neler? Kemal Bey de bu gol pasını karşılıksız bırakmadı eski beyanıyla çelişmek pahasına ve sanırım ortaklarıyla resmi bir ön mutabakata varmadan Başkan olunca neler yapacağını Reuters’e sıraladı. Örneğin seçimi kazanınca 1 numaralı kararname ile bir planlama örgütünü kuracaklarını ben Reuters’in haberinde okudum.  Kendi alanında yetkin 25-30 kişi bu kuruma atanacakmış. Babacan ilk toplantıda birinci gündem maddesinin sonuca bağlandığını söylemişti. Bu gibi konuları kapsayan ikinci maddede yer alan unsurların görüşülmediği, en azından karar bağlanmadığı anlaşılıyordu. Demek ben yanlış yorumlamışım. Bakalım 28 Şubat’ta bu ve benzeri soruların yanıtlarını verebilecekler mi?

Muhalefet nasılsa kazanacak gibi yanlış ve çok tehlikeli bir yaklaşım zehirli bir akrep gibi ortalıkta dolanıyor. Dün (24 Şubat) Galatasaray’dan kardeşim çok değerli gazeteci Ruşen Çakır’ın Medyascope’ta “Kılıçdaroğlu aday olursa..” başlıklı üç akademisyenle yaptığı uzun programı izleyince dayanamayıp kısa bir yorum yazdım. Şöyle: “Gelecek seçimde Cumhur İttifakına karşı çok yüksek oranda oy ve ezici bir zafer sağlanamaz ise Türkiye’nin başı belaya girer. Ancak böyle bir sonuç Cumhuru bu şartlarda bile arkalayan kesimlerde korku ve endişe yaratıp çözülmeye yol açarak belki karakolluk olmadan iktidarı muhalefete devre mecbur edebilir. Bu bile hiç kolay olmayacaktır”. Sonra da ekledim: “İçtenlikle “biz” “biz” diye konuşmasını beklediğim Kılıçdaroğlu’nun “ben yapcem, ben etcem” diye bağrınması büyük bir yanlış….  Halkımız buna “koyun can derdinde, kasap et derdinde” der….  Bu işin yolu belli: birlikteliklerini güçlendirince kendi aralarında STK’ların da görüşünü alıp, anketlerden kimin Erdoğan’ı hezimete uğratabileceği anlaşılırsa o isim üzerinde mutabakat oluşturabilirler”.

Diyelim ki ben biraz kuşkucuyum ve haksız yorumlar yapıyorum. O zaman altılı girişimin kanatları altına geniş bir toplum kesimini de alarak ezici bir seçim zaferi kazanacağını varsayalım. AKP’nin yarattığı büyük tahribata şimdi de Ukrayna’nın işgali sonrası iki komşumuzla ilişkilerimizde enerji, tahıl ithali, turizm gelirlerinin azalması gibi kaçınılmaz belalar ilave olacak. Ülkemiz zaten borç batağında, üstelik Hazine de tam takır. Acaba bu çok olağan dışı şartlarda halkta umut ve güven yaratmak için kendi özlük haklarından fedakârlık edebilirler mi? Mesela, siyasetçilerin eline geçecek toplam ödemelere halkın içine sinecek bir tavan belirleyip bunu Anayasa değişikliğine koymayı vaat edebilirler mi? Çoğunlukla akrabaları beslemeye yarayan yardımcı kadrolarını kaldırıp kendi işlerini kendileri görmeye razı olabilirler mi? Yeliz gibi değerlerin de arasında bulunduğu 600 mv. Bütçeye büyük yük. Sadece maaşları ile değil danışmanları, yol ve aile boyu sağlık giderleriyle filan. Bunların sayısını yarıya (300’e) indirebilirler mi? Beş on maaş almaktan utanmayan bürokratları kovalamak yetmez ki. Aile fertlerini gezdirmek için bile kullanılan makam arabası saltanatına nasıl son vereceklerini halka açıklayıp Bütçeye kazandıracaklarını basit bir hesap kitapla ortaya koyarak insanları iyimserliğe sevk edemezler mi? Galiba bir de haybeden ömür boyu aylık gelir denebilecek cici bir emeklilik uygulaması var. Bu listeyi uzatmanın hiç gereği yok, bu kadar acıklı örnek yeter. Bu konuda yapılması gerekli değerlendirmeyi geleneksel sözlü kültür mirasının yazılı kültürün çok önüne geçtiği, okur-yazar oranının epey düşük olduğu güzel ve yalnız ülkemizde nasılsa bu yazımı okumak zahmet ve külfetine katlanan az sayıdaki aydının takdirine bırakıyorum.