Tam 36 yıl önce (1986) İsveç Başbakanı Olof Palme bir şubat ayının son gecesi eşi ve oğlu ile alışık olduğu gibi korumasız ve yürüyerek sinemadan evine dönerken ardından yaklaşan bir katil tarafından vurularak öldürüldü. Yaklaşık iki asır boyunca siyasal suikaste tanık olmayan İsveç’lileri derinden sarsan ve panikleten bu olaydan yedi ay sonra ben ilk Büyükelçilik görev yerim olan Stokholm’e ayak bastım. İsveç toplumunun üzerine çöken karabasan henüz dağılmamıştı. Terörizme yabancı olan İsveçliler bu cinayete bir anlam veremiyorlardı. Bu arada İsveç gizli servisi PKK’nın İsveç’te yerleşik uzantılarına “Türk Büyükelçisini öldürün” mealinde bir kripto mesajını ele geçirmiş. Bana çok sıkı koruma tedbirleri almaya mecbur olduklarını bildirdiler. Esasen Palme suikastinde de bir PKK şüphesi mevcuttu. Avrupa’da PKK’yı “terörist örgüt” olarak niteleyen ilk devlet adamı Olof Palme idi. Sonradan gizli kaydıyla bana anlattıklarına göre Öcalan’ın karısı Kesire ile arası iyice bozulmuş ve ikisinin adamları da birbirlerine hasım olmuşlar. Daha çok Kesire’nin adamlarından kuşku duyuluyordu. Ben ortalama Türk’ün kaderciliğiyle kişisel düzeyde PKK tehdidine pek oralı olmadım ama Sefaret dışına her çıkışımda bu tatsızlık gündelik hayatıma yansıyordu. Stokholm’de üç Büyükelçi fiilen hacir altındaydık: Amerikalı, Yahudi ve ben. Daha önce İngilizi koruyorlarmış ama PKK sayesinde ben devreye girince onu boşlamışlar.
Sıkı koruma deyince biraz ayrıntı verirsem ne tür bir belaya çattığım daha iyi anlaşılacaktır. Bir kere sefaretten çıkıp bir yere gitmem gerekirse mutlaka gizli servisin eşliğinde hareket etmeye mecburdum. Biraz şaşırtıcı olduğu için ilk denemelerimden biri tuhaf bir macera olarak ayrıntısıyla aklımda kaldı. Malûm Amerikalılar şahısları korumakla görevli bu tür uzman istihbarat personeline “goril” derler. Sabah Ekonomi Bakanıyla bir randevum vardı. Belirlenen saatte iki goril bizim rezidansı teşrif eylediler. Goril dedimse boy-bos, kol-kas, cüsse filan tamam da dünyanın en nazik, sevimli, cana yakın insanları. Kapı açılırken önce onlar davrandı, dışarda da bir grup hazır bekliyordu, ben bir adım geride onlar iki yanımda ve birkaçı da şemsiye gibi tepemde küme halinde çıktık. Sonradan açıkladılar. Sefaretin karşısında ağaçlık bir alan vardı. Orada saklanabilecek bir keskin nişancı uzaktan beni kolaylıkla vurabilirmiş. Onun için öyle şemsiye gibi başımın üstünü kapatmışlar.
Kesinlikle abartmıyorum güvenlik bu kadar sıkı olunca kovboy filmi gibi benim hoşuma bile gitmişti. Yalnız devamı biraz tatsız çıktı. Benim zırhlı makam aracımın önünde bir araba, arkamızda bir araba daha, ayrıca beyaz her tarafı kapalı penceresiz bir minibüs. Ekonomi Bakanıyla ilk görüşmemizi yapmak üzere konvoy halinde yola revan olduk. Yanımdaki görevli bir süre sonra şehrin arka tarafından dolanacaklarını söyledi. İyi de randevuya geç kalacağız. Telsizle biraz görüştükten sonra durumu bildirdiklerini, Bakanın gecikeceğimizi bildiğini ve beni bekleyeceğini söyledi. Böylece kentin daha sonra herhalde hiç görmeyeceğim bazı semtlerinde epey bir süre dolaştık ve Bakanlığa da bir insan kümesi olarak girdik.
Sonraları bana aşırı gibi görünen bu terörist saldırı beklentilerinin sebebini keşfettim. Palme suikastinin yarattığı travmayla gizli servisin muhtemel terörist odaklarının izlenmesini yoğunlaştırdığı anlaşılıyor. Zaman zaman edindikleri bazı gizli bilgiler onları herhalde çok telaşlandırıyordu. Böylece Eylül’den yılbaşına kadar olan kısa dönemde sıkı koruma devam etti ama her yere konvoyla gitmeyip tek bir takip arabasıyla yetindik. Beyaz esrarengiz minibüs bu süre içinde herhalde üç beş defa geldi. Ancak bir defasında hakikaten eşimin ve benim hafızamızdan çıkmayacak şartlarda geldi.
İsveç’teki en önemli ulusal etkinlik her yıl 10 Aralık’ta yapılan Nobel Ödülleri dağıtım törenidir. Diğer bütün yabancı diplomatlar gibi ben ve eşim de akşam yapılacak törene davetliydik. Protokol kuralları gereği benim orkestra şefi gibi kuyruklu frak, eşimin de uzun etekli tuvalet giymesi gerekiyordu. Eşim hadi neyse de benim dört tam yıl süren merkez maaşlı görevim sonunda öyle frak diktirecek param filan yoktu. Ancak, bu konuda önceden uyarıldığım için Ankara’da iken yakın arkadaşım Murat Katoğlu’nun babasının Atatürk döneminden kalıp sandıkta bekleyen frakını üstüme uydurmuştuk. Böylesi şekilcilikten, cici beyler şık hanımlar ortamlarından hiç hoşlanmadığım için 10 Aralık günü suratsız bir şekilde akşamı beklemekteydim. Hemen öğle sonrası iki ziyaretçinin beni acilen görmek istediğini bildirdiler. Makam odamın kapısı açıldığında İsveç Polis ve Protokol Müdürleri arzı endam eylediler.
Söyledikleri özetle şuydu: beş-altı hafta önce kırlık arazideki bir askeri depo soyulup, basında da yazıldığı gibi el bombaları ve bazı silahlar çalınmıştı. Bu malzemenin Nobel törenine girerken bana karşı kullanılacağı hususunda ciddî istihbarat almışlardı. Ne tedbir alınırsa alınsın o kalabalıkta el bombalarının teröristlerce gizlenmesi mümkündü. Teröristler harekete geçince benimle beraber pek çok masum insanın da ölmesi söz konusuydu. Bu durumu dikkate alarak Nobel törenine katılmaktan vazgeçmemi rica etmeye gelmişlerdi. Hoppala, tut keli perçeminden.
Böyle bir şeyi hiç beklemediğim için doğrusu çok şaşırmıştım. Görevime başlayalı daha üç ay olmuş. Harika bir karşılama töreni, peki sonrası ne olacak? Kafamdan vereceğim cevabı formüle etmek için bin türlü düşünce geçiyor. Adamlar karşımda dikilip bekliyor. Salim düşünebilmek için azıcık zaman kazanmak istedim. “Bir dakika” deyip, telefonla Müsteşarım Veka İnal’ı çağırdım. Cüsse itibariyle ufak tefek sayılır ama yiğit kızdır. Kocası arkadaşım Kaya İnal Paris’te Konsoloslukta ASALA militanlarınca vurulmuş ama av tüfeğini yanında bulunduran profesyonel avcı olduğu için kanlar içindeki yaralı halinde bile silahla karşılık vererek hayatını kurtarmıştı.
Veka geldi, iki misafirime “lütfen bana söylediklerinizi aynen Müsteşarıma tekrar eder misiniz?” dedim. Veka anlattıklarını kesmeden sessizce dinledi ama sona geldiklerinde kendini tutamayıp, patladı: “Ne yani Büyükelçimiz bu ülkede görevini yapamayacak mı? Güvenlikse o sizin göreviniz” gibi laflarla ve yüksek sesle adamları bir güzel payladı. Şaşkınlıkla bana döndüler. Üzerinden büyük bir yükü atmış insanların rahatlığıyla bir ohh.. çekip, “görüyorsunuz işte” işaretini yaptım. Onlara terslenme talimatını benden almadığını doğal bir tepki verdiğini görmüşlerdi. Ses çıkarmadan baş selâmı vererek ayrıldılar.
Yarım saat sonra yeni bir haber geldi. Akşamı beklemeyip bizi çabucak yani saat 17.oo öncesi götürmek istiyorlardı. Hanımların saç baş, tuvalet filan uzun iş; eşime danıştım. “Hazır olurum” dedi. Ben de oflaya puflaya daracık Şef Garson kılığının içine girmeye gayret ettim. Biz ikimiz de tırındık ama yeni bir haberle tekrar ertelediler. Böylece telaş bitip vakit kalınca önce eşimi benimle gelmemesi için ısrarla iknaya çalıştım; beni öldürürlerse Stockholm Üniversitesine yeni başlayan kızımız tek başına kalamazdı, tehlikeye girmemeliydi: şiddetle ve kesinlikle karşı çıktı. Eşimin karakterini biliyorum razı edemeyecektim. Bunun üzerine Şef Garson kılığını değiştirmeden Makam odama indim, frakın kuyruklarını toplayıp kısa bir vasiyetnâme yazdım. Bırakacak param ya da mülküm filan yok, derdim cenazeme politikacıların gelmemesi. Zira üç yıl önce sevgili Galip Balkar Belgrat’ta onların yüzünden şehit oldu. Zırhlı arabanın tahsisatını bir türlü çıkarmadıkları için çok değerli Galip’i ama onlara göre bir monşeri kaybettik. Kesin ifadelerle cenazemde devlet töreni istemediğimi yazıp masama bıraktım.
Hareketimize kadar kalan süreyi eşimle tartışarak geçirdik. Üniversite çağında kızımız var, ben gidersem bari o kalmalıydı. Laf anlatamadım, eşim kıyameti kopardı ve onu zorla sefarette bırakamayacağım anlaşıldı. Vakit geldi dediler, çevremizi kuşatan goril ağı içinde yürüyüp arabaya bindik. Beyaz minibüs dahil önlü arkalı uzunca bir araba konvoyu oluşturmuşlar. Konvoyumuz hızla hareket etti; baktım hız göstergesi çabucak 130’a çıktı. Trafik bomboş, tüm yolları kesmişler, nehrin iki yanında ve ilerdeki kavşakta bekleyen uzun araba kuyrukları oluşmuş. Kısacık bir zaman içinde şehir merkezine ulaştık. Ödülün verileceği tarihi binayı çevreleyen meydanı boşaltmışlar, halkı bariyerlerle girişin epey uzağında el bombasının atılamayacağı(!) mesafede tutuyorlardı. Bizi kordiplomatiğin girdiği ana kapıdan değil binanın yan tarafındaki bir kapıdan içeri aldılar; Kral ve Kraliçenin girdiği kapı imiş.
Zihnimde ilk girerken gördüğüm tıka basa dolu salonun ve görkemli sahnenin renkli bir resmi var. Ancak, yoğun stres nedeniyle olacak törenin seyrine ilişkin başka hiçbir şey hatırlamıyorum, tamamen aklımdan çıkmış. İnsanın gündelik hayatında sürekli koruma/gözetim altında yaşamaya mecbur edilmesi çok tatsız bir iş. Sonraki haftalarda bazı gecelerin öncesinde kılık değiştirip kafama kasket geçirerek yalnız başıma çaktırmadan kaçmaya filan çalıştım ama yürümedi bir iki başarılı sandığım deneme sonrası müdahale edip kesinlikle izin vermediler. Gizli servisin balık tutmaya giderken bile beni yalnız bırakmamasına razı olmak zorunda kaldım. Ben motorlu sandaldan somonlara olta atarken yardımcı oluyorlardı. İkinci görev yılıma girdiğimizde somon büyücek bir balık olduğu için tek avcı ben olduğum halde birkaç kez et kilogramı yüksek olunca Stockholm’e döndüğümüzde bir firmaya gönderip ince füme filetolar halinde paket ettirip hemen birkaç yakın dost Bakan arkadaşa dağıttım.
Sonunda çaresiz centilmen gorillerimle yakın dost hatta çok çeşitli konularda sohbet arkadaşı olduk. Sanırım benden önceki asâletmeap(!) burnu büyük İngiliz’den kurtulmaktan memnundular. O kadar ki meselâ ekibin koordinatörü mevkiindeki harika bir insan olan Leif Wallman’la ilişkimiz kesilmedi Ben Türkiye’ye döndükten sonra bir tatil fırsatı çıkarsa evimizde misafir edecektik. Maalesef mümkün olmadı çünkü 1991 sonunda ben dış görevden tam da geri döndüğüm dönemde dünya ve bölgemiz felaket karışmıştı. Dışişlerinde Balkanları ve Kafkasları tek bir birimde toplayıp bu ağırlıktaki yüke bir hamal gerektiği için başına da beni getrdiler.


