(İRAN’IN NÜKLEER PROGRAMI MASUM MU?)
Ömer Ersun
Emekli Büyükelçi
İran’ın nükleer enerji programı uluslararası medyada 2003 yılından bu yana ciddi bir tehdit olarak tartışılıyor. ABD yönetimi 2004 yaz boyu ve sonbaharında İran’ın gizlice nükleer silah üretme peşinde olduğu iddialarını yüksek sesle gündeme getirdi.i Yazılı ve görsel medya, İran’ın “santrifüj” imal çabalarını nükleer silah yapma niyetinin kanıtı olarak sunuyor. İran ise, gizlice nükleer silah imaline çalıştığı ithamlarını reddediyor ve nükleer programının amacının elektrik üretmekle sınırlı olduğunu ısrarla savunuyor.ii
Avrupa Birliği’nin (AB) üç büyük devleti (Fransa, İngiltere, Almanya) İran ve Viyana Atom Enerji Ajansı (UAEU) arasında mekik dokuyarak, ortalığı yatıştırmak ve bir çözüm üretmek gayretindeydiler.iii
2004 yılı Kasım ayı ortasında, üç Avrupalı devletle yürüttüğü müzakereler sonucunda, İran’ın “barışçı” uranyum zenginleştirme çalışmalarını “geçici olarak” durdurmaya razı olduğu açıklandı. iv
Nükleer konulara ilgi duyanların ya da yanı başımızda yeni bir çatışma çıkmasından endişe edenlerin “santrifüj”, “zenginleştirme” gibi teknik terimlerle bezenmiş bu haber–yorum yağmurunda gerçekleri değerlendirmesi kolay değil.
Kimi “bu filmi Irak’ta da görmüştük, Amerikalı yeni muhafazakârlar (neo-con) İran’a saldırmak için bahane arıyor” diyor. Kimi, “petrol ve doğalgaz zengini İran’ın nükleer enerjiye ihtiyacı mı var? ” buyuruyor. Kimi de, “İsrail’e kimse bir şey demiyor. İran nükleere elini değdirince kıyamet kopuyor. Hak mıdır?” diye soruyor.
Dünyada hiçbir şey siyah-beyaz değil. Dolayısıyla bu tür soru ve yargılarda da bir ölçüde doğruluk payı var. Ancak, yanlış oranı çok daha yüksek. Üstelik soruları soranları komplo teorileri üretmekle suçlayamayız. Nükleer konuların kamuoyu önünde tartışılmasında sapla saman birbirine karışır, kimse pek bir şey anlamaz. Nükleeri kendilerine meslek seçenler de adeta kapalı bir kutu gibidir.
Oysa, bu alanda bilimsel gerçekleri ve karmaşık görünen hukuk kurallarını gündelik dile aktarmak mümkündür. Temel veriler açıklıkla ortaya konursa, nükleer uzmanlarının teknik ayrıntılara boğulan görüşleri anlaşılır hale getirilebilir. “Stratejik Analiz” okurları yeterli verilere ve analiz araçlarına sahip olurlarsa, İran’ın nükleer programına ilişkin buhran derinleştiğinde ortaya atılacak iddiaları daha sağlıklı değerlendirebileceklerdir.
Buhranın derinleşmesi, benzeri görülmemiş bir felaket senaryosuna, bölgemiz ve dünya için çok ağır sonuçlara yol açacaktır. İran’ı hiçbir şekilde Irak’la karşılaştıramayız. Gerçekleri ve olasılıkları toplum olarak iyi tahlil etmek ve tartışmak zorundayız. Bu tartışmayı açmadan önce, 1940’larda atomun sırrı çözüldükten sonra nükleer alanda neler olup bittiğine bakmamız gerekir.
NÜKLEERİN KISA TARİHİ
Nükleer enerjinin temelinde bir büyük günah yatmaktadır. Hiroşima ve Nagasaki’de 1945’te yaşanan trajedinin gölgesi bu alandaki gelişmelerin üzerinden hiç kalkmamıştır. Siviller bir yana, nükleer patlama askerlerin dahi yüreğine korku düşürmüştür. İnsanlığın tarihi ile yaşıt olan savaş sanatı, klasik askerî strateji ve taktikler bir anda geçersiz hale gelmiştir. Zira, geçmişte hiçbir lider veya komutan, ordular karşı karşıya gelmeden düşmanı bir anda topyekün imha imkanına sahip olmamıştır.
1945 Ağustos’unu izleyen haftalarda bu sınırsız gücün bir başkasının eline geçmesi ve ilerde bir Amerikan şehrinin Hiroşima’nın kaderini paylaşması ihtimali karşısında dehşete düşen ABD, “nükleer sırrı” uluslararası denetim altına almak için ünlü “Baruch Planı”nı ileri sürmüştür. Bu plana göre tam yetkili bir “Uluslararası Atom Geliştirme Kurumu” nükleer araştırma ve uygulamaların tüm safhalarını kontrol ve yönlendirmekle görevlendirilmeliydi. ABD’nin nükleer alandaki fiilî “tekel” konumunu meşrulaştıracak olan bu plan kabul görmemiştir. Sovyetler Birliği’nin 1949’da, İngiltere’nin de 1952’de nükleer patlamayı gerçekleştirmesinden sonra tekel statüsünün yürümeyeceği ortaya çıkmıştır. Ancak, Amerikalılar “olan oldu, bari üçümüzden başkası nükleer sırrı ele geçirmesin” anlayışıyla uluslararası denetim mekanizması oluşturma çabalarından vazgeçmemişlerdir. Esasen o tarihlerde bu işi başarabilmek her bakımdan çok zordu. Nitekim Fransa 1960’ta, Çin ise ancak 1964’te nükleer patlamayı gerçekleştirebilmiştir.
Sovyetler’in nükleere el atması, Amerikalılarda bir zihniyet değişikliğine yol açmıştır. Maddenin en küçük bileşeninin sırlarını çözen bu teknolojik devrim, aynı zamanda yepyeni bir enerji kaynağının da müjdecisiydi. Bu alandaki öncülük, elbette ki Sovyetlere bırakılamazdı. İnsanlığa ucuz ve temiz enerji sunacak nükleer reaktörler dünyaya ABD tarafından pazarlanmalıydı. Bu mülahazalarla Başkan Eisenhower 1953 yılında ünlü “Barış İçin Atom” programını açıklamıştır. Bilimsel çevrelerde de nıspî bir rahatlama olmuş, örneğin 1955’te BM’nin Cenevre Konferansında Fransızlar plütonyum ayrıştırma yöntemini açıklamış, bir yıl sonra Amerikalılar daha da ayrıntılı açıklamalar yapmışlardır. (Oysa tam 20 yıl sonra Başkan Carter döneminde aynı plütonyum neredeyse “şeytan” ilan edilmiştir).
Bu gelişmeler öncesinde, Amerikalılar denizaltıların uzun süre merkez üssünden uzak ve bağımsız seyretmesini sağlayacak, makul boyutta bir nükleer reaktör geliştirme çabasındaydılar. Şartlar değişince askerî amaçlı bu programdan, Westinghouse’un bütün dünyaya pazarladığı ticarî reaktörler çıkmıştır.
ABD’nin nükleer sırrı denetim altına almaya yönelik çabalarının ilk meyvesi, prensibi 1956’da karara bağlanan, 1958’de Viyana’da faaliyete geçen ve Sovyetler Birliği’nin de kontrol fikrine yanaşmasıyla 1963 yılından itibaren etkin olmaya başlayan “Uluslararası Atom Enerjisi Ajansı”dır (UAEA) .
Bu alandaki ikinci büyük başarı, “Nükleer Silahların Yayılmasının Önlenmesi Anlaşması” (NSYÖ) müzakerelerinin 1968 yılında tamamlanmasıdır. İngiltere’yi yedeğine alan ABD ve Doğu Bloku’nun lideri SSCB, bu anlaşmayı en tehlikeli silahın sorumsuz ellere geçmesini önlemek ve nükleer tekel statülerini koruyabilmek için oluşturmuştur.
NSYÖ 1968 yılına kadar “nükleer patlamayı” başarmış beş ülkeyi meşru nükleer devlet kabul etmekte, geri kalan bütün ülkelere bu seçeneği yasaklamaktadır. Çalışmalara güvensizlikle bakıp, uzak duran Çin’i ve Fransa’yı 5’lerin içine almaları mecburiyetten olmuştur. Kısacası dünya devletlerine “anlaşmanın akdedildiği tarihe kadar biz yapmış bulunduk; siz böyle tehlikeli işlerden uzak durun” denmektedir. Karşılığında “biz zaten nükleer silahsızlanmaya gideceğiz; bu silahı size karşı kullanmamayı da taahhüt ediyoruz; ayrıca, elektrik üretimi için ‘barışçı’ nükleer teknoloji transferini kolaylaştıracağız” demektedirler. Çok kısa ve şematik de kalsa işin özü budur.
Şimdi NSYÖ’yü imzalamış olan İran’ın nükleer programı barışçı mıdır, savaşçı mıdır? Bir karara varabilmek için nükleer patlama neyle ve nasıl olur, nükleer reaktörler nasıl çalışır gibi temel soruları kısaca yanıtlamamız gerekiyor.
NÜKLEER PATLAMANIN SIRRI
Nükleer patlayıcı yapabilmek için ele geçirilmesi fevkalade zor iki madenden birine bir şekilde sahip olmak lazımdır. Bunlardan biri “saf uranyum”, diğeri “plütonyum”dur. Doğada toprakla karışık olarak bulunan uranyum, kömür madeni istihsaline benzer basit tekniklerle çıkarılır. Bu safhada, toprağın içindeki uranyum oksidinin (U3O8) miktarı takriben yüzde 0,1 gibi çok düşük bir orandadır. Kimyevî ve mekanik usullerle toprak temizlenir ve uranyum oksidi oranı yüzde 80’e kadar yükseltilir. Uranyumun metal haline gelmeden önceki bu kaba haline “sarı pasta” denir.
“Sarı pasta”dan patlayıcı olmaz. Zira, içindeki uranyum cevherinin yüzde 99,3’ü patlamaya elverişli olmayan, daha istikrarlı U-238 atomundan oluşmaktadır. U-238 cevherinin içinde geri kalan yüzde 0,7’lik kısmı U-235 izotopu olup, patlama sağlamak için asıl ele geçirilmesi gereken madendir. İzotop denince belli bir elementin içinde bulunabilen ve kimyevi özellikleri bakımından birbirinden tefrik edilmesi mümkün olmayan yapışık ikizler kastedilmektedir. Bu yapışık ikizlerin sadece atomik ağırlıkları farklıdır ve birbirlerinden ayrılmaları fevkalade güç bir iştir.
Doğadan elde ettiğimiz cevherin içinde bu kadar az oranda bulunan U-235 ikizinin en önemli özelliği, kardeşinden farklı olarak istikrarsız oluşudur. Kısacası, U-235 izotopu durduğu yerde nötronlarla etkileşmeye girerek parçalanmakta ve çevresine enerji yaymaktadır. Çok küçük miktarlarda olduğu zaman bu özelliği nedeniyle çevresinde değişim yaratma gücü sınırlı ve önemsizdir.
İkizi olan U-238’den ayırma işlemi başarıldığında dış görünüş itibarıyla birbirinin tamamen aynı, çeliğe benzer oldukça ağır metaller elde edilir. Ancak, bu metallerden U-235 izotopunu yüksek oranda bulunduranı, belli bir hacim ve ağırlığa (mesela 10 kg’dan fazlası) ulaştığında için için kızışmaya başlar. Bu bakımdan U-235’i küllenmiş mangal kömürüne benzetmek mümkündür.
Kızışması için küçük parçaların yan yana getirilmesi suretiyle belli bir hacme ve ağırlığa ulaşması lazımdır. Daha az miktarlarda, kaçırdığı nötronlar çevresindeki kendi benzeri atomları bölme fırsatı bulmaksızın heba olmaktadır. Bu bakımdan, istikrarsız elementin kaçırdığı nötronları “serseri mermi” şeklinde değerlendirebiliriz. Fizikçiler, gerçek hayatta 10-15 kiloluk çelik benzeri bir maddenin sadece bir araya getirilmesinden ibaret olan bu olayı “kritik kütle” nazariyesiyle izah ederler. Bu kritik kütle kızışmakla beraber, kendi kendine patlamaz. Patlama ancak insan tarafından gerçekleştirilebilmektedir.
Sarı pastada yüzde 80 oranında bulunan ve yapışık ikizlerin birlikteliğinden oluşan uranyum cevherinin içinde yüzde 1’den daha düşük oranda yer alan U-235 ikizinin oranını yükseltme ameliyesine “zenginleştirme” denilmektedir. Bu ameliyenin zorluğu hakkında bir fikir verebilmek için, Amerikalıların bu maksatla ilk yaptıkları binanın çevresinin üç km uzunluğunda olduğunu ve 1960’larda ABD’de gazla yayınım (difüzyon) teknolojisini kullanan tek bir zenginleştirme tesisinin, New York şehrinin bir yılda tükettiği elektriğe eşit elektrik tükettiğini zikretmek yeterlidir.
Gazla yayınım teknolojisinde yapışık ikizleri ayırmak için önce uranyum oksidi (sarı pasta) gaza tahvil edilmekte ve bunun için ayrı bir tesis kurulmakta, daha sonra asıl zenginleştirme tesisinde bu gaz çok ince deliklerden binlerce defa püskürtülmektedir. İkizlerden istikrarsız olan U-235 daha hafiftir. Bu sebeple püskürtme ameliyesi sırasında deliklerden daha önce geçer ve bu işlem defalarca tekrarlandıkça, gazın içindeki oranı yükselir. İstenilen orana ulaşıldıktan sonra uranyum gazı katı maden haline getirilir.
1970’lerden sonra Avrupa’da geliştirilen ve “merkezkaç” teknolojisi denilen yeni bir metot, gazla püskürtme tekniğinin kullandığı elektriğin yüzde 5’i ile yetinebilmektedir. Metodun esasının saniyede bin devir gibi inanılmaz bir hızla dönen madeni, çok sayıdaki silindirden oluştuğu bilinmektedir. İkizlerden daha hafif olan U-235, dönüşün hızıyla merkezden çevreye fizikî olarak daha kolay itilmektedir. Ancak, burada da mesele, bu kadar yüksek hıza dayanabilecek maden alaşımlarını yapabilmektir. Pakistan Atom Enerjisi Kurumu eski Başkanı Abdülkadir Han, Hollanda’da çalıştığı URENCO şirketinden o tarihlerde teknolojik “sır” sayılan bu “santrifüj” yöntemini yasadışı yollarla ülkesine götürmüş ve Pakistan 70’lerden bu yana uğraşarak nükleer patlayıcı yapma yeteneğine ancak 21. yüzyıl başında ulaşabilmiştir.
O tarihlerde, henüz ön araştırma safhasında olan lazerle uranyum ikizlerini birbirinden ayırma yönteminin de, zenginleştirme ameliyesi için en modern teknoloji olduğuna geçerken işaret edelim.
Nükleer patlayıcının yapılabildiği ikinci maden plütonyum’dur (Pu-239). Plütonyum çok istikrarsız bir element olduğundan, doğada tabii halde bulunmaz. Nükleer reaktörlerde kullanılan yakıtın içinde ışınlanma sonucu kendiliğinden oluşur. Daha açık bir ifadeyle, U-235’in serseri mermi şeklinde etrafa yaydığı nötronlar, istikrarlı U-238 atomunu plütonyum’a dönüştürür.
Kullanılan yakıt, reaktörden çıkarıldıktan sonra içinde oluşan plütonyum tecrit edilirse, nükleer patlayıcı yapılabilecek ikinci maden elde edilir. Plütonyum’u ayırma ameliyesine de “yeniden arıtma” diyoruz. Kimyevî özellikleri bakımından plütonyum uranyumdan farklı olduğu için kullanılmış yakıttan kimyasal yöntemlerle tecridi, uranyum ikizlerini ayıran zenginleştirme ameliyesine kıyasla çok daha kolaydır.
Yapılan iş, yüksek radyasyon sebebiyle uzaktan kumanda sistemiyle gerçekleştirilen kimyevî bir ayrıştırma işleminden ibarettir. Değerli kimya mühendislerine ve oksitlenmeyen çelikten güvenilir araç yapabilen teknisyenlere sahip herhangi bir ülke, bu işin üstesinden gelebilir.
ATOM BOMBASI NASIL YAPILIR?
Plütonyum veya zenginleştirilmiş uranyum madenlerinden biri şu veya bu yolla bir devletin eline geçerse, nükleer patlayıcı yapılması nispeten kolay bir iş sayılabilir. Zira, işin prensibi bilinmektedir. Hatta Amerikalılar basit atom bombasına kıyasla çok daha zor gerçekleştirilebilecek hidrojen bombası yapımının dahi prensiplerinin yayınlanmasını engelleyememişlerdir.
10-20 kg arasında uranyum ve plütonyum’u ele geçirdikten sonra, ne kadar zamanda patlayıcı yapılabileceği hususundaki tahminler değişmektedir. Birkaç ayla, bir iki yıla kadar değişen tahminler yapılmaktadır. Anlaşıldığına göre, bütün mesele mühendislerin silah çiziminde gösterecekleri ustalığa ve açık literatürden de elde edebilecekleri denklemleri kullanmaktaki maharetlerine bağlıdır.
Amerikalıların 1945 Ağustos’unda Hiroşima’ya attıkları atom bombasında, takriben 20 kg kadar (44 pound) yüksek zenginleştirilmiş uranyum bulunmaktaydı. Zamanla Amerikalılar, geliştirilmiş silah çizimleri sayesinde, bu miktarı 7-8 kg’a kadar indirebilmişlerdir. Gene silah çizimindeki ustalık derecesine göre 5-8 kg arasındaki plütonyum madeni ABD’nin 1945’teki ikinci hedefi olan Nagasaki’ye verdiği tahribata eşdeğer bir bomba yapımını sağlayabilir.
İçindeki U-235 oranının yüzde 93’e kadar çıkarıldığı yüksek zenginleştirilmiş uranyum madeninden kibrit kutusu büyüklüğündeki parçaları, lego’dan ev yapar gibi yavaş yavaş üst üste koyduğunuzu düşünün. Oluşturmaya başladığınız küme belli bir hacim ve ağırlığa ulaşınca (kritik kütle) için için kızışır. (Tabiî ellerinizden başlamak üzere radyasyon yanıklarını da göze almalısınız). Bu kızışmayı nükleer patlamaya dönüştürmek için madeni iki daha küçük parçaya ayırıp, yani kritik kütleyi bölüp, parçaları büyük bir hızla birbirine çarpmak lazımdır. Meselenin püf noktası, kritik kütleyi çok kısa bir zaman içinde bir araya getirebilmektir. Zira, bu zaman uzarsa, başlayacak kızışma cılız bir patlamayla sonuçlanabilir.
Çarpma işlemini klasik patlayıcılarla gerçekleştirmek mümkündür. Bunun için uranyum biri küçük diğeri büyük iki parçaya ayrılarak bir borunun iki ucuna konmakta, klasik patlayıcılar ateşlendiğinde, küçük parça bir namlu haline gelen borunun içinde mermi hızıyla büyük parça içindeki kendisi için hazırlanmış oyuğa yerleşmektedir.
Plütonyum’da ise bu işlem, uranyum-235’de olduğundan biraz daha zordur. Zira, reaktörde kullanılan yakıt içinde üreyen plütonyum, kısmen plütonyum-240 dediğimiz bir izotopa dönüşür. Bu izotop kızışmaya daha yatkın olduğundan, çıkardığı nötronlar bombanın erken ateşlenmesine sebep olabilir.
Çömlek şeklinde içi boş hazırlanmış ve ezilip topak yapıldığında kritik kütleyi oluşturacak ağırlıkta plütonyumun bütün çevresini normal patlayıcılarla kaplayıp, bunların hepsini aynı anda her noktada birden patlatmak suretiyle ortadaki plütonyum çömleği aniden sıkıştırılabilirse, nükleer patlama elde edilmektedir. Ayrıca, bu işlemlerin son anında dışardan özel bir aletle kritik kütlenin üzerine nötron püskürtülerek “zincirleme reaksiyon” kolaylaştırılır.
NÜKLEER REAKTÖR NASIL ÇALIŞIR?
Gerek nükleer reaktörler, gerek nükleer patlayıcılar aynı prensiplere bağlı olarak çalıştırılır. Nükleer reaktör aslında bir çeşit pildir. Bütün mesele, yeteri kadar uranyum cevherini bir araya getirip, kızışmasını sağlamak ve bu kızışma sonucunda çıkan ısıyı enerjiye dönüştürmektir. Tabiatıyla pilin düzenli işleyebilmesi için kızışmayı kontrol altında tutmak ve kendi kendine aşırı hızlanmamasını sağlamak gerekmektedir. Bu iş, serseri nötronların hızını kesecek özel maddelerin kullanılması ve nötron emici madenlerden yapılmış çubukların yakıtın içine, duruma göre az veya fazla sokulup çıkarılmasıyla gerçekleştirilmektedir.
1942 sonunda ABD’de çalıştırılan ilk reaktörde tonlarca uranyum kullanılmıştır. Bunun sebebi doğadaki cevherin içinde yüzde 1’den az oranda bulunan U-235’in çevreye saldığı serseri nötronların havaya karışıp heba olmamasını, diğer bir ifadeyle başka bir atoma çarpıp bölmesini sağlayabilmektir. Görüldüğü gibi işin esası, nadir madenden yeteri kadarını bir araya toplayabilmektir. Böylece, tabiî uranyumu, miktarı çok tutmak şartıyla, yakıt haline getirmek mümkündür. Ancak, zenginleştirme yöntemine başvurularak cevherin içinde U-235 oranı, yüzde 0,7’den yüzde üç oranına yükseltilirse, daha elverişli sayılan bir yakıt elde edilir.
Bugün ticarî olarak çalışan ve elektrik üreten reaktörleri iki gruba ayırmak mümkündür. En yaygın olanı, ABD’nin geliştirdiği yüzde üç zenginleştirilmiş uranyumdan yapılan yakıtla çalıştırılan reaktörlerdir. Bunlara “hafif sulu” reaktörler diyoruz. Sebebi, soğutma ve nötronları yavaşlatma işleminde kullanılan suyun, bildiğimiz normal su olmasıdır.
Ticarî alanda başarı kazanmış ve tabiî uranyum’dan yapılan yakıtla çalışan diğer reaktör tipinin önderi Kanada’dır. Bunlara da “ağır sulu” reaktörler diyoruz. Sebebi, soğutmada ve nötronları yavaşlatmakta kullanılan suyun normal sudan farklı ve daha ağır oluşudur. Normal suyun, hidrojen atomundaki küçük bir ağırlık farkı sebebiyle oluşabilen daha ağır bir ikizi vardır. Bu ağır su, özel bir fabrikada kimyevî usullerle elde edilebilir.
Hafif sulu reaktörlerde yakıt, İngilizce’den Türkçe’ye reaktörün “kalbi” veya “reaktör koru” diye çevrilen merkezî bir mahalle, bir basınç odasına konur. Aslında buna reaktörün “kazanı” veya “fırını” demek daha doğru olur. Kazanın çevresinden soğuk su dolaştırılarak, kızışmadan çıkan hararet, sıcak su şeklinde dışarıya aktarılır. Kısacası, yapılan işlem gemi ve lokomotiflerdeki gibi ateş yakıp su ısıtmaya ve çıkan buhardan yararlanmaya benzer.
Reaktör kazanının çevresine en mükemmel betondan yapılmış çok kalın duvarlar inşa edilerek, çıkabilecek radyasyonun peşinen hapsedilmesine çalışılır. Dışardan bakıldığında kubbe gibi gözüken yuvarlak büyük bina, tüm reaktör kazanı ve parçalarını içinde barındırır.
Reaktör kazanı faaliyet halindeyken soğutma ve nötronları yavaşlatma işlemlerinde bir aksama olursa, kızışma kontrolden çıkabilir ve teknik dilde “ergime” dediğimiz hadise vuku bulur. Yani reaktörün kazanı aşırı hararet sebebiyle erir ve çevreye yüksek dozlarda radyasyon yayılır. Çernobil’de vuku bulan olay budur. Sovyetler, kazan çevresindeki duvarları zayıf tuttukları için zarar fazla olmuştur.
Ağır sulu reaktörlerde yukarıdaki şekilde toptan erime tehlikesi yoktur. Zira, kazan yukarıdaki gibi tek parçadan yapılmış değildir. Yakıt çubukları ile soğutucu ve nötron yavaşlatıcı ağır su boruları diğer benzerlerinden bağımsız, ayrı kanallar halindedir. Dolayısıyla, yakıt çubuğu veya su borusunda bir kaçak-çatlak olursa, reaktörü durdurmadan değiştirmek ve tamir etmek mümkündür. Hafif sulu reaktörde ise tüm yakıt ve su tek bir basınç kazanı içinde bulunduğundan kızışma kontrolden çıkarsa çaresi yoktur.
Ağır sulu reaktörlerin en önemli sakıncası “sarı pasta” dan kolayca yapılabilen kaba yakıt kullanıldıktan sonra havuzlara nakledildiğinde içinde silah yapımına elverişli plütonyum bulunmasıdır. Gerçi, tüm tesis özel kilit ve kameralarla sürekli UAEA’nın gözetimindedir ama “ya ev sahibi ülke hırsızlık yapıp, plütonyuma el koyarsa” diye endişe edilir. Tabiî, bu “artık yakıt”daki plütonyum ve kalan uranyum “yeniden arıtma” dediğimiz ameliye ile birbirinden ayrılıp tekrar yakıt olarak da kullanılabilir.
Nükleer uzmanlarının “yakıt çevrimi” (fuel cycle) dedikleri, yukarda sadece konumuz bakımından gerekli olanlarına değindiğim işlemler zincirinin tüm halkalarını kapsar. Bunlar kısaca, uranyumun hammadde olarak istihsali, “sarı pasta” yapımı, zenginleştirme, yakıt imali, reaktörde kullanımı, atık yakıtın “yeniden arıtılması” ve tekrar kullanımı, radyoaktif maddelerin soğutulması ve muhafazalı depolara kapatılmasıdır.
NSYÖ ANLAŞMASINDAN GÜNÜMÜZE
Buraya kadar, okuyucunun İran’ın nükleer programına ilişkin yoğun tartışmaları tarafsızlıkla değerlendirebilmesi için gerekli en temel verileri özetlemeye çalıştım. İran, NSYÖ Anlaşmasını imzaladığına ve UAEA denetimlerine tabiî olduğuna göre, nazari olarak bir sorun olmaması gerekir. İşte bu noktada, nükleer diplomasinin çok satan casusluk romanlarına taş çıkartacak, benzeri bulunmayan özel karakteri karşımıza çıkmaktadır.
Her şeyden önce, 1945 yılından bu yana nükleer alanda kuvvetlinin kanununun cari olduğunu belirtmek gerekir. NSYÖ Anlaşması ile uluslararası toplumun çoğunluğunun kabul ettiği hukukî çerçeve, Hindistan’daki kast sistemine benzer bir hiyerarşik piramidin oluşmasına yol açmıştır. En tepede fiilen ve hukuken nükleer silah imal ve bulundurma, her türlü nükleer teknolojiye kısıtlamasız el atma imtiyazına sahip beş Raca veya derebeyi bulunmaktadır.
İkinci sırada kastın yetkileri sınırlı prensleri yer almaktadır. Bunlardan bazıları (Kanada, İsveç, Hollanda gibi) nükleer patlayıcı denemek seçeneğinden gönüllü olarak vazgeçmişlerdir. İkinci Dünya Savaşı’nın suçluları (Almanya, Japonya, İtalya) başka çareleri olmadığı için bu statüye razı olmuşlardır. Ancak, her biri nükleer sanayii kurmuştur ve hassas teknolojiye de el atma imkanına sahiptir. En hassas üç teknoloji, patlayıcı yapma yeteneği kazandırdığı için yukarda anlatılan “zenginleştirme”, “yeniden arıtma” ve “ağır su” imalidir. Amerikalılar ilk iki teknolojiyi, ele geçirilmesi zor iki nadir madene götürdüğü için 1946 yılında “tehlikeli” ilan etmişlerdi (Lilienthal Raporu).
Piramidin üçüncü sırasında kast sistemine başkaldıran isyancılar (Hindistan, İsrail, Pakistan, Arjantin ve Brezilya gibi) gelmektedir. Bunların bazıları bin bir güçlük ve çok yüksek maliyetlerle “barışçı” nükleer patlamayı başarmıştır.
Dördüncü sırada, nükleer patlayıcı yapmak hevesi şöyle dursun, elektrik ihtiyacı için bir-iki reaktör inşasını dahi başaramayan, ileri teknoloji vizyonundan yoksun, beceriksiz takımı yer almaktadır. Türkiye bir kolektif güvenlik sistemi (NATO) içinde bulunmanın rahatlığı ile nükleer bir macerayı hiç düşünmemiş ancak, siyaset sınıfının yetersizlikleri 21. yüzyılın ana enerji kaynaklarından birine ulaşmasını engellemiştir.
Nihayet, piramidin en altında ülkenin küçüklüğü, zayıflığı ya da sosyo-ekonomik az gelişmişliği gibi nedenlerle nükleerin ya da yüksek teknolojinin sağladığı olanakların farkında olmayan veya bunlara ulaşamayan devletlerden oluşan “parya” sınıfını görüyoruz.
ABD’nin tehlikeli saydığı teknolojiler elektrik üreten reaktörlerin yakıtını sağlamaktadır. İşte bu noktada kast sisteminin prensleri ile ABD arasında kavga çıkmıştır. ABD’nin bu alandaki aşırı görünen duyarlılığının NSYÖ rejimine içten bağlılığından mı, yoksa piyasadaki kısmi tekel statüsünü devam ettirmek hesabından mı kaynaklandığı sorgulanmıştır.
Teknoloji kavgası bir yana, uranyum ticareti alanında da, ABD diğer Batılılarla sürekli çekişme ve ihtilaf içinde olmuştur. 1972’de ABD’ye karşı Fransa’nın önderliğinde, uranyum üreticilerini (Fransa, İngiltere, Kanada, Güney Afrika ve Avustralya) bir araya getiren ve sonradan “Beşler Kulübü” diye bilinen bir kartel kurulmuştur. Varlığı yıllarca gizli tutulan bu kartel, merkezî bir sekreterya oluşturmuş ve uranyum piyasasındaki ABD tekelini iyice zorlamıştır. Sekreterya, açılacak uranyum ihalelerini bir sıra dahilinde üyelere tevzi etmekle görevliydi. Sırası gelen ülkenin şirketi, kartelin tespit ettiği taban fiyatını da dikkate alarak bir ihale bedeli belirlemekte, kulübün bir diğer üyesi de, sözde rakip gibi takdim edilerek aynı ihale için daha yüksek bir ikinci fiyat teklif etmekte ve sistem bu şekilde işlemekteydi. Üyeler, ABD dışındaki dünya piyasasını yüzdeler tespit ederek bölüşmüşler ve uluslararası uranyum ihalelerinin fiyatlarını kontrol eder bir konuma gelmişlerdir. Zaman içinde en önemli kurbanları da ABD’nin Westinghouse şirketi olmuştur. ABD’nin tekel konumunda oluşuna güvenerek müşterilerine bol keseden yıllar boyu ucuz yakıt temini vaadinde bulunan Westinghouse, taahhütlerini karşılayamaz duruma düşmüştür. ABD iç piyasasındaki müşterileri Westinghouse aleyhine iki milyar dolarlık tazminat davası açmış, süreç içinde gizli uranyum kartelinin varlığı ortaya çıkınca, bu defa Westinghouse kartele karşı altı milyar dolarlık bir tazminat davası açmıştır.
ABD, NSYÖ’den tam on sene sonra (1978) nükleer malzeme, teknoloji ve yakıtın uluslararası ticaretine bir çeşit ambargo getiren bir milli kanun çıkarıp, üstelik bunu makabline şamil olarak uygulamaya kalkışmıştır. Piyasadaki büyük ölçüde “tekel” konumu sonucu, daha önce girdiği bağlantılar gereği olan taahhütlerini bu yeni kanun sebebiyle yerine getiremeyeceği ve müşterilerinin büyük ölçekteki yatırımlarının bu yüzden tehlikeye düştüğü anlaşılınca kızılca kıyamet kopmuştur. ABD’nin bu yüzden Almanya, Japonya, Fransa ve hatta İngiltere dahil herkesle başı derde girmiştir. En önemlisi “çift kullanımlı” denilen malzemenin ticaretine ABD’nin yaptığı müdahalelerdir. O kadar ki, İsviçre bile “vida ve cıvata satışında da izin mi alacağız?” diye isyan etmiştir.
Buraya kadar olan özet bilgileri, nükleer diplomasinin çok değişik ve kendine özgü karakteri hakkında somut bir fikir edinilmesine yardımcı olur ümidiyle sundum. Diplomasi ve hukukun pek işlemediği hallerde, işin bir de kuvvet politikası veçhesi vardır. Örneğin, Bhutto idama mahkum edilişini, Pakistan’a nükleer silah kazandırma çabalarına, ayrıca, Fransızlara inşa ettirdiği “yeniden arıtma” tesisinden vaki ısrarlara rağmen vazgeçmeyişine bağlamıştır. Söylediği doğru mudur, yanlış mıdır bilemeyiz. Ancak, Bhutto gibi bir liderin böyle düşünmesi ilginçtir. Daha sonra ABD, elektrik enerjisi üretmek için kurulmakta olan nükleer tesislerine karşı sınırlı bir askerî harekât düşünmediğine dair Pakistan’a teminat vermiştir.
Abdülkadir Han, 1970’lerde teknolojik sır kapsamında tutulan “merkezkaç” teknolojisini Hollanda’dan yasadışı yollarla alıp ülkesine götürdükten sonra ABD, Pakistan’ın santrifüj kullanacak zenginleştirme tesislerini gizlice inşa etmemesi için çeşitli girişimler yapmıştır. Bu maksatla, Pakistan’ın gerekli malzemeyi serbest piyasadan satın almasına mani olmak için ilgili hükümetler üzerinde her türlü baskıyı uygulamıştır. Yukarda değindiğim, genel olarak “çift kullanımlı” denilen ve sadece santrifüj imalatında işe yaradığı kesinlikle söylenemeyecek “vida ve cıvatalar”ın dahi ticareti zora girmiştir. İsviçre, İtalya ve Federal Almanya’da en yüksek düzeydeki siyasî baskı ve tehditlere rağmen, Amerikalıların isteklerini ciddiye almayarak Pakistan ile alışverişe devam eden bazı firmalar olmuştur. Bu firmaların fabrikalarında ve bazı yöneticilerinin evlerinde 1981’in ilk yarısında can kaybına yol açmayan, başka deyimle ustalıkla düzenlenmiş patlamalar olmuş, bombaları yerleştirme sorumluluğunu adı duyulmamış anti-nükleer gruplar üstlenmiştir.
1979 yılında Fransa’nın Toulon limanında Irak’a sevk edilmek üzereyken bir sabotaja uğrayan araştırma reaktörünü İsrail ajanlarının tahrip ettiği tahmin edilmekteydi. Bu reaktör yeniden yapılarak Irak’a gönderilmiş ancak, bu defa İsrail jetleri tarafından tahrip edilmiştir. Bu iki olay yaygın biçimde bilinmektedir. Libya ve Kuzey Kore’nin maruz kaldığı son tehdit ve baskılar hiç kuşkusuz ciddiydi ve her iki ülkenin medyaya yansıyan tepkileri kendilerinin de işi ciddiye aldıklarını göstermektedir. Bu kısa değinmelerden muradım, İran gibi “barışçı” nükleer sanayiini kurmak isteyen ülkelerin programlarını yaparken hak, hukuk ve prensiplerin yanında, bu alanda yaşanmış tecrübeleri de dikkate almalarının kendi çıkarlarına olacağı gerçeğinin altını çizmektir.
İRAN NEREYE KOŞUYOR?
NSYÖ Anlaşmasını, haksız bir hiyerarşi yaratan Hindistan’daki “kast” sistemine benzettim. Oysa, devletlerin “egemen eşitlik”i uluslararası hukukun temel prensiplerinin en ön sırasında yer alır. “Bu ikisini bağdaştırmak mümkün değil” derseniz, haklısınız. Gariplik, nükleer silahların yarattığı ahlak ve hukuk normlarını aşan tehdidin özelliğinden kaynaklanıyor. Bu yüzden, eşitsizlik yaratsa da NSYÖ tüm devletler için yararlıdır.
Atom bombası alışılandan farklı, bir bakıma nazari bir güç sağlamaktadır. Yüzyıllar boyu her çeşit silah kullanılmak ve savaş kazanmak için üretildi. Oysa, adı bomba olsa da bunun hiç kullanılmaması insanlığın ortak özlemi. Zira, yarattığı korkunç sonuçlar dost-düşman ayrımı yapmıyor. Halen, çok sınırlı sayıda devletin elinde bulunduğu bilinmektedir. Yayılırsa bölgesel çatışmalarda kullanılma ihtimali yükselir. Tehdidi önce bir noktada durdurmanız lazım ki, sonra tedricen ortadan kaldırabilesiniz. Kısacası, zararı hangi noktada durdurursanız kârdır. Örneğin, Saddam Hüseyin’in elinde olsaydı savaş sırasında İran’lıların üzerine atmakta tereddüt eder miydi? İstikbalde bir kez dahi kullanmak gibi bir çılgınlık yapılırsa, dünya bir daha eskisi gibi olmayacaktır.
NSYÖ’nün eşitsizlik yaratmaktan daha vahim kusur ve eksiklikleri de var. Anlaşmanın dördüncü maddesi bomba yapmaktan vazgeçme karşılığında bol keseden nükleer alanda katkı vaat ediyor, hatta beşinci maddede nükleer patlamaların “barışçı” uygulamalarının paylaşılmasından söz ediliyor. Patlamanın “barışçı” mı, “savaşçı” mı olduğunu nasıl ayıracaksınız? Beş derebeyinden sonra 1970’lerde dünyadaki tek nükleer patlamayı gerçekleştiren Hindistan, nükleer devletlerde büyük korku ve telaş yaratan bu patlamanın “barışçı” olduğunu ısrarla savunmuş, hatta çok sonra Bayan Gandhi Pakistan yapsa dahi Hindistan’ın atom bombası imal etmeyeceğini açıklamıştır.
Bunları düşünerek makalenin başında somut olarak neyin nasıl yapıldığını anlatmaya çalıştım. Nükleer alanda hak hukuk tartışmalarına girmek zaman kaybı olur. Zira, iki nadir madeni ülkenizde üretmek imkanlarına sahip iseniz, atom bombası yapmaya oldukça yakınsınız demektir. Ancak kast sisteminin Raca’ları (Güvenlik Konseyinin beş daimi üyesi) buna izin vermezler, bir şekilde mani olurlar. Daha önce elektrik üretmek için çok sayıda reaktör inşa etmiş iseniz, yakıtı millî düzeyde temin etmek arzunuzun bir mantığı olduğu düşünülebilir. Bir iki reaktör için çok külfetli ve pahalı yakıt imal tesisleri kurmaya kalkışırsanız, bilgisizlikle değil samimiyetsizlik ve art niyetle suçlanırsınız. Kaldı ki, uranyum piyasası artık 1970 ve 80’lerdeki gibi değil, oldukça gelişti. Yakıt temini eskisi gibi büyük bir sorun olmaktan çıktı.
Artık komşumuzun nükleer programına ve yarattığı sorunlara kısaca bir göz atabiliriz. En güvenilir kaynak, İran’lı yetkililerin kendi beyanlarıv ve UAEA Genel Müdürü Muhammed El Baradey’in Guvernörler Meclisine sunduğu 15 Kasım 2004 tarih ve 83 sayılı son rapor olmalıdır. Bunlar incelendiğinde dikkat çeken noktaları şöyle sıralayabilirim:
– İran’ın yirmi küsur yıldır, yukarda değindiğim “yakıt çevrimi” işlemlerinin tüm halkalarına (hassas teknolojiler dahil) millî düzeyde hakim olmayı amaçlayan kapsamlı bir nükleer sanayi kurmaya çalıştığı bir devlet sırrı değil. Hukuken buna hakkı da var, zira NSYÖ üyesi.
– Ülke dışındaki bazı rejim muhalifleri 2002 yılında basına ifşaatta bulunana kadar nedense Viyana’daki Ajansa NSYÖ gereği bilgi ve rapor (özellikle hassas teknolojilere ilişkin) vermeyi ihmal etmişler.
– 2003’ten günümüze kadar İran, UAEA ile işbirliği yapmış ama verdiği bilgiler ya eksik ya da tutarsız olduğu için sürekli düzeltmeler ve yeni açıklamalar yapması gerekmiş. Ajansla yürüttüğü ilişki oldukça sorunlu görünüyor.
– Santrifüj imali için gerekli planları ve malzemeyi gizlice karaborsadan (Abdülkadir Han’ın bu yıl açığa çıkan uluslararası nükleer kaçakçılık şebekesinden) temin etmiş.vi
– UAEA’nın yaptığı denetimler sonucunda henüz çözemediği kuşkulu bazı teknik sorunlar mevcut ve bunların incelenip açıklığa kavuşturulması epey zaman alabilecek.vii
– ABD tarafından sanık sandalyesine oturtuldukları için İran’lı yetkililer nükleer programlarını savunurken mevcut NSYÖ rejiminin aksaklıklarına, yarattığı haksızlıklara, nükleer silahsızlanma vaadinin tutulmayışına, Bush yönetiminin ABD’de de eleştirilen başına buyruk, kavgacı tutumuna, İsrail’e alabildiğine yükleniyorlar. Söylediklerinin içinde haklı oldukları pek çok nokta var ama, iş türkçedeki özel deyimiyle “tencere dibin kara…” atışmasına dönüyor. Bu tartışmayı daha fazla açarak okuyucuyu yormak niyetinde değilim.
Aşağıda aklıma takılan bazı soruları sıralayıp, kararı okuyucularımıza bırakacağım:
– İran aynen bizim gibi uzun bir devlet idaresi geleneğine sahip olduğu için uluslararası kurumlarla ilişkisinde bilgili ve dikkatlidir. UAEA’na bilgi aktarımında ihmal veya bürokratik aksaklıklara, hele böyle nazik bir konuda, ihtimal vermem mümkün değil. O yüzden, iyi niyetli bir komşu olarak olan bitene makul bir gerekçe bulamıyorum. Yukarda andığım 83 sayılı raporu okurken, “acaba dedim: İran’da birileri bazı şeyleri gizlemeye çalışıyor, başka birileri de tersine hukukî yükümlülükleri yerine getirmeye uğraşıyor ve aksaklıklar bu ikisinin arasındaki uyumsuzluktan mı çıkıyor?” Kendileri açıklığa kavuşturmazlar ise nereden bilebiliriz ki?
– Bir kaç hafta önce ABD İran’ı neredeyse Güvenlik Konseyine şikayet edecekti. Üç Avrupalı devlet araya girip, İran’ı “zenginleştirme” sevdasından “geçici” de olsa vazgeçirdiler ve yeni bir buhran önlendi. Aslında İran tam bir yıl önce gönüllü olarak bu işten vazgeçtiğini UAEA’na taahhüt etmişti. Fiiliyatta, (teknik ayrıntılara gerek yok) pek de vazgeçmemiş olduğu anlaşıldı. Avrupalılar’ın İran’ı yeniden ikna konusunda çok zorlandıkları basına sızdı.viii Kısacası, bir yılboyunca tehlikeli denebilecek bir süreç yaşandı. Bir önceki durumdan farklı olarak bu süreci izah edebiliyorum. Tecrübe eden bilir. İran’lı diplomatlar çok iyi müzakerecidir. Sizi bezdirene, kendileri de helak oluncaya kadar pazarlığı bitirmezler. Yalnız, önceki bölümlerde anlattım, nükleer ilişkilerin kendine özgü, bambaşka bir yapısı var. O nedenle, bu kadar riski neden aldıklarını (sonuç belliydi) pek anlayabilmiş değilim.
– İran’ın nükleer tesislerinin ayrıntılı listesine baktığımda itiraf edeyim ki, şaşırdım kaldım. Henüz elektrik üreten tek bir reaktör faaliyete geçmiş değil. Araştırma merkezleri, araştırma reaktörleri, yakıt istihsal, imal ve dönüştürme tesislerinin sayısı (bazıları inşa halinde veya atıl da olsa) inanmayacaksınız, iki düzineye yakın; lazer yöntemi ve ağır su bile eksik kalmamış. Bir düzine reaktör yapılmış ve faaliyette olsa neyse. Bu kadar masraf ve emek bana tam bir hesapsızlık örneği gibi göründü. Üstelik, tek reaktör gelecek yıl açılabilirse Rusya yakıtını reaktörün ömrü süresince verebilecek, halen müzakeresini yapıyorlar.
Dikkat edilirse, “petrol ve gaz rezervleri çok zengin” gerekçesiyle nükleer sanayi kurmak isteyen komşumuzun niyetlerini sorgulamadım. Teknik ayrıntılara inerek UAEA’nın sözünü ettiği kuşku yaratan diğer somut hususlara da değinmedim. Sadece makro düzeyde cevabını veremediğim soruları okuyucularımızla paylaştım. Esasında nükleer diplomasi stratejik, hukukî, ahlâkî, askerî ve enerji boyutlarıyla çok geniş bir alanı kapsar. Bu boyutlardan herhangi birinde çıkan sorunları değerlendirmek için, ana unsurları öncelikle bilinmesi gereken “altyapı”yı, kısaca da olsa gözden geçirmiş bulunuyoruz. Bu bilgilerle donanmış okuyucuların İran’ın nükleer programına ilişkin iddialara artık daha objektif ölçülerle bakabilecekleri inancındayım. Türkiye’de çok az kişinin ilgilendiği ve dar bir çevre içinde kalan nükleer konulara bu makale vesilesiyle okuyucularımız ilgi gösterirlerse, sağlıklı bir görüş alışverişi ve tartışma ortamına katkıda bulunmak üzere nükleer bilmecenin öteki boyutlarına da Stratejik Analiz’in sonraki sayılarında yer verebiliriz.
Sonuç olarak, umarım İran uzun devlet geleneğine yakışan biçimde, bu meselenin kangren olmasına meydan vermeden NSYÖ yükümlülüklerini eksiksiz yerine getirir ve UAEA başta olmak üzere tüm tarafların zihinlerinde yanıtsız soru veya herhangi bir kuşku kalmaması için gereğini yapar.


