Güzel ve yalnız ülkemizin şu zor günlerinde seksen beşinci yılını çoktan yarılamış meyus ve mahzun bir aksakal ve giderek soyu tükenmekte olan Mülkiyeli bir Büyükelçi eskisiyim. Benim yılların birikimiyle gördüğüm ancak ne yazık ki genel olarak pek farkına varılmayan bazı vahim olguları açık seçik dillendirerek benden genç olanları sarsıp uyarmayı mevcut ağır şartlarda bir yurtseverlik görevi sayıyorum. Bir siyasî kargaşadır gidiyor. TBMM’de yumruklar sallanıyor, karşılıklı en ağır suçlamalar havalarda uçuşuyor, bütün dünya yanlıştır dese de iktidar bildiğini okuyor, bazı iyi niyetli aydınlar da çatışan siyasetçilere dert anlatmaya çalışıyorlar.
Bu süreç böyle kavga gürültü içinde sürüp giderse 2023 seçimleri nasıl ve ne şekilde sonuçlanırsa sonuçlansın T.C.nin yüzüncü yılının felaketle evet felaketle noktalanması mukadderdir. Sudan tipi Başkanlık sistemimizin aynen devam edeceği varsayımını dikkate almıyorum. T.C.ye son verecek böyle bir felaketin nesini tartışacağız? Uyanmamız gereken asıl büyük tehlike Süslümanların [1] iktidarı seçimlerle görünüşte son bulsa dahi başımıza gelebilecek felaketlerdir.
BİR: Müslüman Kardeşler Anadolu’daki son mevzilerini kaybetmemek için savaş şartları yaratmayı göze alabilirler. Yenileceklerini düşünebilirsiniz. Ancak bu takdirde dahi asıl kaybeden gene T.C. olacaktır. SADAT ve cihatçılara karşı sivil halkın yanında asker yer almadan böyle bir galebe mümkün değil. Dolayısıyla Tarih 1980 örneği tüm olumsuzlukları ile tekerrür edecektir.
İKİ: Diyelim ki, ezici seçim sonuçları karşısında direnemeyip iktidarı devretmeye mecbur kaldılar. Şimdiden bazı Parti Başkan yardımcılarının çatlak sesler korosu oluşturdukları, her kafadan bir ses çıkan başıbozuk görüntülü bir millet ittifakına halk nasıl güvensin? Tam güvene sahip olmayan bir çoklu partiler koalisyonu kısa geçiş döneminin devasa sorunlarının üstesinden gelebilir mi? İki yıla kalmadan havlu atmalarını ve enkazı da büyütmelerini beklemek aşırı karamsarlık olmaz.
Böyle sonuçlara kaçınılmaz biçimde mahkûm değiliz. Bu kaderi nasıl değiştirebileceğimizi kısaca yanlışlarımıza da değinip göstereceğim.
Geçmişte ve çağımızda pek çok toplum yaklaştığı görünen büyük felakete pasif veya aktif olmak üzere iki şekilde yanıt veriyor. Pasif karşılık verenler ya iflas ediyorlar ya ülkeleri parçalanıyor ya da uzun süreli bir fetret dönemi içine girerek perişan oluyorlar. Herkesin bazılarını hemen hatırlayacağı örnekleri sıralamaya gerek yok.
Dinamik karşılık veren toplumlarda hiç değişmeyen bir özellik gözleniyor. Solcu dostlar bana kızacaklar ama halk hareketlerinin “kalıcı” başarı kazandığı bir örneği gösteremezler. Sürükleyici bir liderlik öne düşmez ise en dayanılmaz şartlarda bile halk hareketleri başı kesilmiş tavuk gibi çırpınmaya mahkûmdur. Dünyanın en güçlü devletinin kapısının dibindeki küçücük bir ülkede Castro olmasaydı Küba bugün hala Amerikalıların kumarhane ve kerhanesi olmaya devam ederdi. Lenin olmasaydı Sovyetler, Mao olmasaydı Çin olmazdı. Adenauer olmasaydı Almanya nazi günahlarını yıkayamaz, De Gaulle olmasa Fransa Cezayir rezilliğinden bu kadar kolay sıyrılamazdı.
Sözü getirmek istediğim nokta şu: günümüz Türkiye’sinde seçimlere bu kadar kısa süre kalmışken böyle bir lider çıkarma şansımız artık yok çünkü sürükleyici lider siyasetin içinde pişerek, büyük zorlukları başarıyla tek tek aşarak terle, emekle, mücadeleyle ve zamanla yetişiyor. Zaten Anafartalar sonrası Gazi’nin örneğini verdiği gibi ufukta sürükleyici bir yeni lider adayının kıvılcımı ışıldamakta olsa bu kadar mahrumiyete rağmen halkımızın çok büyük orandaki bölümü kararsız kalmayı sürdürür müydü sanıyorsunuz?
SONUÇ: 2023’ü felaketle noktalamamak için Erdoğan’a karşı kolektif inandırıcı bir liderlik yaratmaktan başka şansımız yok. Bu işin tek tek yapılamayacağı aşikâr hatta aşikâr ötesi. İnandırıcı nitelemesini iyice vurgulamak ve altını kalın kalın çizmek gerekiyor. Bir parti Başkanı olarak Erdoğan sürükleyici lider vasıflarına sahip olduğu için 20 yıla yakın önderliğini koruyabildi. Ama artık vadesi doldu. Yola beraber başladığı arkadaşlarını tasfiye etti, metal yorgunluğu diyerek önce kendi seçilmiş belediye başkanlarını kızağa çekti; şimdi artık en azından aynı gerekçeyle onun da sırası geldi.
Varsayalım ki bu satırları muhalif/muvafık bazı aktif siyasetçiler zahmet edip okudular ve “bu aksakal haklı” dediler. Hiçbir sonucu olmaz, yaprak kımıldamaz zira lafla peynir gemisi yürümez (çıkış limanı Venezüela ise farklı tabiî). Erdoğan gibi kendini ispat etmiş bir siyasî liderle mücadele edebilmek için iki lâzimeyi yerine getirmeye mecbursunuz.
Birincisi fizikî yani görünür bir “mekanizma” kurmalısınız; dışardan bakan herkes ne yapıldığını bilmese de en azından “bir şeyler oluyor” zehabına kapılmalı. İkincisi, ekonomik, akademik bir tartışma içinde değiliz, mantıkî argümanlarla kimseyi ikna edemezsiniz; oyunu başka bir alanda kurmalı ve algı savaşına girişmelisiniz. Algı yaratmak, kurgulamak için alışkanlıklarınızın dışına çıkmanız, düşünce kalıplarınızı yenilemeniz gerekiyor.
İyi niyetli aydınlar bile hayaller içinde yüzüyorlar. Metropol halkın yüzde 63’ünün muhalefetin ekonomiyi düzelteceğine inanmadığını tespit etmiş ya. Altı muhalefet partisi güzel bir ekonomi programı hazırlarsa sorunun çözüleceği sanılıyor; safça bir yanılgı:
BİR: kitlelerin bu gibi kararlarında “algı” daima rasyonalitenin önünde gider;
İKİ: algıyı oluşturan duygu kalıpları rasyonalitenin içinde kendisine uygun olanları seçer, aykırı saydıklarını görmezden gelir. İnsan tabiatıdır: yasal (diplomat) ya da gizli (casus) istihbaratçılara derlenen bilgilerin değerlendirmesinde en büyük tuzağın bu olduğu baştan öğretilir;
ÜÇ: insanın fıtratından gelen bu davranış kalıbı rasyonaliteye karşı çok dirençlidir ve yerleşik algıyı ancak benimsenmesi kolay karşıt bir algı yaratabilirseniz bertaraf edebilirsiniz.
İlk lâzime fizikî yani görünür bir mekanizma kurulması dedik, ayrıca düşünce kalıplarınızı yenilemelisiniz dedik. Bundan sonra yazacağım türdeki yaklaşımlara teorik fizikçiler “düşünce deneyi” derler. Bir araya gelmesi zor, oynak/kaygan parametrelerle bir denklem oluşturulması ve bundan matematiksel sonuçlar çıkarma çabası kastedilir.
Altı muhalefet partisinin ortak açıklama hazırlığında olduklarını, bu maksatla 7 toplantı düzenleyip yazım çalışması yaptıklarını bir TV kanalındaki programdan öğrendik. Kaplumbağa hızıyla ilerlese de bu temaslar elbette önemli ve yerleşik düşünce kalıpları ile tam uyum içinde. Yalnız Mevlana’dan uyarlayarak söylersek “vakit çok geç cancağızım, şimdi yeni şeyler söylemek lâzım”. Siz iyi niyetlerle çalışmaya devam ederken bir bakarsınız “atı alan Üsküdar’ı geçiverir”.
Kastettiğim mekanizmanın kurulması için Millet ittifakı liderlerinin “şahsen” bir araya gelmeleri ön şart. Yalnız başlarına, yanlarına hiç kimseyi almadan. Algı yaratmak için ne yaptığınız değil halka nasıl bir görüntü verdiğiniz önemlidir. İçeriği açıklanmayacak bu toplantılarda başlangıçta sadece çay kahve içseler bile olur. Yalnız toplantı süreleri kısa olmamalıdır. Genel Başkanlar sık sık, her hâlükârda bir haftayı asla geçmeyen aralıklarla bir araya gelirlerse millet ittifakına halk gözünde giderek bir tür gayrı resmi kurumsal kimlik kazandırırlar. Ayrıca gizliliği korumayı başarabildikleri ölçüde iktidarla “algı” mücadelesinde mesafe alırlar.
Başlarken altısının da katılması elzem değil. İsteyen ilk buluşmadan itibaren katılır, tereddüt eden sonradan iltihak eder; yalnız mazeret beyan eden, liderlik vasfı olmayan yardımcısının kendi yerine katılamayacağını bilmeli. Önceden bu buluşmalarla ilgili hiçbir açıklama yapılmayacağı, soru kabul edilmeyeceği kuvvetle vurgulanmalıdır. İktidar bile dış güçlerin saldırısına bağladığı sıkıntıları kabul ediyor; “ağırlaşan memleket sorunlarını görüşmek için buluşuyoruz” diyebilirler. Bu tür serbest zamanlı, serbest gündemli, gizli, gayrı resmî buluşmalar katılan kişilikler arasında özel bir dinamik yaratır.
Sürecin ön aşaması geçildiğinde ezici bir seçim zaferi kazanabilmek için ittifakın yanına hangi güçleri alması gerektiği kendi aralarında muhakkak tartışılacaktır. Liderler bu düzenli görüş değişimleri konusunda yardımcılarına erken bilgiler aktarmamalıdır. Algı yönetiminde çok başarılı ve her şeye kendi karar veren Erdoğan’a karşı yakınlarından ayarsız sesler çıkması kolektif liderliği halk gözünde zayıflatır.
Algı savaşları basit, etkileyici “imgelerle” yürütülür, doktora tezleri hazırlayarak değil. Koyulan hedefin hayata nasıl geçirileceği sonraki meseledir. Peşinen ayrıntılı tartışmalara girişmeye hiç lüzum yoktur. Halkın “olabilir, yapılabilir” görmesi, “yararlı” sayması yeter. Liderlerin baş başa görüşme trafiği tabiidir ki çok uzun süre gizlilikle yürümez, arada kamuoyuna bir iki ipucu vermek gerekir. Bir örnek düşünelim: liderler birkaç hafta sonra kamuya önceden hiç renk vermeksizin “bugün bir araya geldiğimizde kararlaştırdık, TBMM üye sayısını yarı yarıya azaltacağız” diyebilirler. Yardımcıları da bu kararın bütçeye getireceği ferahlamayı halka ballandırarak sonra anlatıp kişisel tatmin sağlayabilirler.
Varsayalım ki bu mekanizma kurulup kamuoyu önünde işlemeye başladı. Sıra düşünce deneyinin ikinci bölümüne yani algı savaşının zemini, unsurları, hedefleri ve araçlarını belirlemeye gelecektir. Böyle ortak bir girişimin temel parametreleri ve değiştirilmesi mümkün olmayan veriler titizlikle tespit edilmelidir.
Birincisi: mevcut şartlarda hiçbir parti Türkiye’yi bu girdaptan tek başına ya da herkesin önüne geçip, ortaklarından ayrışarak çıkartamaz. Liderlerin bu gerçeği yardımcılarına Bilal’e anlatır gibi belletmesi şarttır.
İkincisi: Sudan tipi Başkanlık sistemine seçimlerle son verilebilirse hiçbir parti en az iki yıl geçmeden yani temel restorasyon dönemi bitmeden iktidara filan gelemeyecektir. Muhalefet partileri uyumlu ve çabuk işleyen bir ekip çalışmasına bu süre içinde mecbur hatta mahkûmdur. Zira fırsat kollayan yenik siyasiler onların arasında anlaşmazlık, çalışmalarında tıkanıklık çıkmasını iştiyakla bekleyecek hatta el altından bu maksatla her türlü melaneti karıştıracaklardır.
Üçüncüsü: Gazi’nin mağrur Türkiye’si, yabancılara karşı başı dik bu halk Güney Amerika’nın zavallı, sömürge artığı, devlet geleneği olmayan, uyuşturucu çeteleriyle mafya savaşlarına teslim olmuş diktatörlükleriyle kıyaslanır hale geldi. Bu durumda yurtsever ya da insan olan kendi kahrolası küçük çıkarına öncelik tanımaya utanmalı ve geçiş dönemini şimdiden çıkmaza sokacak heveslere kapılmamalıdır.
Dördüncüsü: Halka seçimler sonrası yönetimi devralmaya hazır olduğunuzu gösteremezseniz, hemen sağlam birlik görüntüsü verip topluca halkta güçlü bir güven algısı yaratmazsanız geçmiş ola. Sudan’ın devrik Başkanı El Beşir’in ülkesindeki göstermelik parlamentoda Güney Sudan milletvekillerinin sandalyelerini kaç yıl boş tuttular; geri dönerler hayaliyle.
Yaşamsal bir gerçeğin zihinlere nüfuz etmesi için tekrarı şart: T.C.nin bekası önümüzdeki kader seçiminin sonucuna bağlı çünkü “1919 şartlarına geri döndük”. Muhalefet ezici oy üstünlüğü sağlayamaz ise İstanbul seçimlerine benzer senaryolar mutlaka gündeme gelecektir zira pabuç pahalı. Süslümanların önümüzdeki seçimleri nasılsa kaybetmeye mahkûm oldukları fikrinin yaygınlaşmasının yaratacağı büyük tehlikelerin aydınlar arasında dahi farkına varılmaması şaşılacak bir şey.
Muhalefeti seçim sürecinde bir arada tutmanın, fire vermemenin yegâne yolu eşit partiler beraberliğini korumak. Bu nedenle aralarından birinin hepsinin patronu görüntüsüyle kamuoyu önüne çıkmaması gerekiyor. Çözümü de belli. Her birinin fazla zorlanmadan destek verebileceği ve TBMM ile Başkanlık seçimlerini blok halinde kazandıracak siyasî bilgi, birikim ve güvenilirliğe sahip tarafsız bir aday bulmak. [2] Mevcut gayrı tabiî konjonktürde objektif şartlar bunu gerektiriyor. Aranızdan biri öne atılır siz de gönülsüz desteklerseniz, seçimlerde bazı halk kesimlerinin değişmez önyargıları nedeniyle ezici çoğunluk sağlayamadığınız takdirde bu yüzden ülkenin başını belaya sokmanın vebalini taşıyabilecek misiniz? Madem seçimleri nasılsa kazanacağınıza inanıyorsunuz hepinizin tam desteğini alabilecek tarafsız dürüst bir adayı rahatlıkla araştırıp bulabilirsiniz.
Bu yazı 2 Ocak 2021’de yayınladığım ve son olacak dediğim makaleyi [3] tamamlıyor. Gerçekten vasiyet addettiğim için eşimin dediği gibi bunaldığımda işe yaramadığını bildiğim halde yazmaktan bir türlü vazgeçemediğim mesleki metinlerden biri değil. “Özgürlükçü demokrasi”nin ciddi bir bunalım içinde olduğu günümüzün kara bulutlarla yüklü dünyasında, metal yorgunluğu içindeki gitmez denilen bir iktidarı T.C.nin özgür seçimlerle değiştirmesinin nasıl yaygın bir umut heyecanı yaratacağını hayal ediyorum. Ulusumuzu aşağılamaya çalışanların nasıl sus pus olacaklarını düşünüyorum. Medyada herkes istikbal için bir hikâye yazmak gereğinden söz ediyor. Hayalim gerçekleşmez ise susup köşeme çekilirken diyeceğim şu:
Ben bu hikâyeyi düzdüm – basit mi basit
Kudursun bazı adamlar – ciddi mi ciddi
Ve gülsün diye çocuklar – küçük mü küçük. [4]
[1] Bu tanımlama siyasal İslamcıların ünlü yazarı Mehmet Şevket Eygi’ye aittir.
[2] Benim bildiğim gerekli vasıflara sahip bir aday var. Gerçekten isterlerse siyasetçiler de bulur.
[3] https://www.gazeteduvar.com.tr/genc-monserin-istiraplari-haber-1509050
[4] Charles Cros’a ait bu şiirin Orhan Veli tarafından yapılan ve Tercüme Dergisinde yayınlanan çevirisi Fransızca aslından daha güzeldir.



