ÖZRÜN “BÜYÜK FELÂKET”İ 

Her yıl olduğu gibi 24 Nisan yaklaşırken karışık duygular içindeyiz. Geçen yüzyılın başlarında Cumhuriyetimizin kuruluşundan önce vukû bulan acı olayların hesabını bu yıl da bizden soracaklar. Taşnaklar, Batı’daki velinimetlerini harekete geçirip, Türklerden tarihin intikamını almaya çalışacak. Çağdaş uygarlığın beşiği Batı’da, sorumsuz politikacılar oy hesabıyla örtülü/açık Türk düşmanlığına soyunacak. Bu tutumlarıyla Hıristiyan köktenciliğine ve ırkçılığa dâvetiye çıkardıklarını göz ardı edip, güya zavallı Ermenilerin acılarına destek olacaklar. Oysa, insancıl ölçülerle ne Ermeniler umurlarında, ne de Türkler.  

Her yıl tekrarlanan bu senaryoya bu defa yeni ve şaşırtıcı bir unsur eklendi. Bir grup aydının öncülüğünde binlerce Türk, Ermenilerden özür diledi. Ortalık karıştı, husumet cepheleri oluştu, entrika teorileri ve vatan hainliği suçlamaları yaygınlaştı. İkiye bölündük: Devletin başı özür eylemini fikir özgürlüğü çerçevesinde değerlendirirken, hükümetin başı sert ifadelerle kınadı. Birbiriyle yan yana gelemeyecek kadar farklı insanlar, özür kampanyasına benzer tepkilerle karşı çıkmakta birleştiler. Saygın sanatçı, yazar ve akademisyenlerle kamuoyunda oportünist olarak şöhret yapmış Marksizm dönekleri bu kampanyada buluştular.  

Böyle bir kargaşanın ilk provasına 2007 yılında da tanık olmuştuk. Romancı Orhan Pamuk, Ermeni lobisine1 selâm gönderip Nobel’i kaptığında, ilk şaşkınlık geçtikten sonra ortalık karışmış, “katli vâciptir” diye yazar aleyhine fetvalar çıkarılmıştı. Hem de, 2007 Ocak ayında Hrant Dink suikastının yarattığı şok ve utanç dalgası henüz dağılmamışken. Bu makalede, kısaca şu soruların cevabı aranmaktadır:    1) Sinirleri bu kadar geren, iki kampta da zıtları bir araya getiren bu olayların serinkanlı bir analizi mümkün müdür? 2) Özürcüler ve karşıtlarını böylesine sıcak bir çatışmaya sürükleyen nedenler nedir? 3) Gerçekçi bir yaklaşımla Ermeni/Türk karşıtlığı çözülebilir mi? Yoksa, sürüp gidecek midir?  

 

 I.

Serinkanlı bir analiz her şeyden önce toplum olarak zihinlerimizi koşullandıran şartlı reflekslerden kurtulmaya çalışmamızı gerektirmektedir. Nedir bunlar? Birincisi, Batı’da “Türk”e karşı tarihten, din farkından kaynaklanan yaygın önyargılar mevcuttur. Bize kolaylıkla haksızlık etmektedirler. Pek çoğumuzun zihninde bu mutlak öncelik taşıyan bir veridir. Oysa, bu tatsız gerçeği bir paranoyaya dönüştürüp, her olayda gizli bir dış parmak aramak, Türk düşmanlığına bağlanan entrika teorilerine öncelik vermek akılcı çözümlemelerin önünü kesmektedir. Kaldı ki, Batı monolitik bir bütün değildir. Aydınlanmanın getirdiği çoğulculuk geleneği ve değerlerini korumak isteyen çevreler pekâla kendi içlerindeki gizli/açık ırkçılığa, dinsel köktenciliğe karşı çıkmakta ve gereğinde bize yapılan haksızlıklara karşı seslerini yükseltebilmektedir. Sağlıklı düşünebilmek için bu refleksi geri plâna itebilmeliyiz.  

İkincisi, fikir özgürlüğünü ve farklılığı, arabesk demokrasimizin yarım asrı aşan gelişme sürecinde hâlâ içimize sindirebilmiş değiliz. Bireysel özgürlüğümüzü kendi kendimize sınırlatan bir refleksimiz var. Herkes kendi kabilesinin çadırı içine çekilip, kumaşın aralığından dışarıdaki düşmanları gözetlemeye eğilimli. Diğer kabilelerin mensupları daima haksızdır ve düşmanca davranmayanları bile ya kötü, ya da kuşkuludur… Bizimkilerden yanlış yapan olursa gereği düşünülür, anlayışlı ve hoşgörülüyüzdür. Ama “ötekiler”; niyetlerini bildiğimiz için ne dediklerine bakmak, araştırmak zahmetine değmez. Kısacası, dünya siyah beyaz görününce karşımıza çıkan sorunları anlamak ve açıklamak da çok kolaydır. Çoğunlukla işe böyle bir refleksle başlıyor ve bırakın yabancıları bir yana, kendi aramızda dahi tam bir sağırlar diyalogu çıkmazından kurtulamıyoruz.  

Üçüncüsü, yüreğimize yerleşmiş, kendimize bile itiraf etmekten çekindiğimiz bir korku var. Ülkemiz söz konusu olduğunda mazoşist bir refleksle sanki çok kırılganmışız, bir fiskeyle tuz buz olacak nâdide bir vazoyu tutuyormuşuz gibi aşırı kuşkucu bir tutum alabiliyoruz. Tarihte çok çekmiş bir ulus olduğumuz2 için belki de genlerimize işlemiş bir refleks söz konusudur. İhtiyatlı olmak elbette ki iyidir ama abartmamak lâzım. Devletimizin gücünü ve büyüklüğünü överken her türlü ölçüyü kaçıran bir kişi, söz düşmanlara ve potansiyel tehlikelere geldiğinde felâket senaryoları yaratmakta herhangi bir çelişki görmez. Bu refleks, özellikle bize haksızlık yapıldığında soğukkanlı tepkiler vermemizin önündeki büyük engellerden biridir.  

 

 II. 

 

Bu soyut girişi somut örneklerle açıklığa kavuşturmam gerekiyor. Hemen belirteyim, yukarda özetlediğim kusurlu reflekslerin tümüne ve daha da fazlasına tipik bir Türk olarak ben de sahibim. Makale boyunca değineceğim örnekler bir yerde özeleştiri gibi kabul edilebilir. En kolayından başlayalım. Orhan Pamuk’a öyle bir tepki gösterildi ki, bazılarımız bu yazarı tamamen defterden sildi. Sanki uluslararası bir tezgah kurulmuştu, Pamuk’a Türkiye ve Türkler aleyhinde sözler söylettiler ve karşılığında da Nobel’i verdiler. Değil okumaya adını bile anmaya değmez, Türkiye düşmanlarının oyuncağı sıradan bir kişi söz konusuydu, aforoz edilmeyi hak etmişti.  İtiraf edeyim, İsviçre’de verdiği o savruk, özensiz beyanâtı okuyunca ben de buruldum ve Nobel Ödülünden duyduğum sevinç gölgelendi.  

Refleksi geri plâna itip olaya objektif bakmaya çalışalım. Edebiyatla minicik bir ilişkisi olanlar “Cevdet Bey ve Oğulları” yayınlandığında büyük bir yazarın doğuşuna tanık olduklarını düşündüler. Bu beklenti doğru çıktı. Türkiye’nin övüneceği bir sanatçı ve yazar söz konusu idi. Nobel’i almadan çok önce dünya çapında bir üne kavuştu. Kısacası, Nobel’i fazlasıyla hak etmişti. Ama, Türk olduğu için bu ödül kendisine verilmeyebilirdi. Önünde bir örnek de vardı. Devletine sadık kaldığı için haksızlığa uğrayan büyük yazar Yaşar Kemal. Benim tahminim, aynı duruma düşmek istemedi ve bir beyanât verip, önündeki son engeli de kaldırma kolaycılığını seçti. Zamanlaması da iyiydi; hiç gecikmeden hesabı doğru çıktı.  

Bir sanatçı ya da düşünürün eserleri kişiliğinin aynası mıdır? Yazarları yapıtlarıyla özdeşleştirebilir miyiz, yani eserleri ve yaratan insanı aynı sepete koyup, yargılayabilir miyiz? Hiç sanmıyorum. Böyle yapılırsa kültürüyle övünen pek çok Batı’lı büyük ülke epey zor durumda kalır. Örneğin benim kuşağımdaki şiir severler bir başka Nobel ödüllü yazar T.S.Eliot’u bilirler. Biz üniversite dönemimizde şiirlerindeki imgeleri ve lirizmi irdelerdik. Sonradan öğrendik, meğer adam siyasî fikirleri itibariyle bir Hıristiyan köktencisiymiş. Daha da kötüsü düpedüz Mussolini hayranıymış. Mussolini deyince bir diğer hayranını, büyük şair Ezra Pound’u anmamak mümkün mü? Türk kafasıyla hareket etseler İngilizler ve Amerikalıların bu şairleri edebiyat tarihlerinden silmeleri gerekir.  

Batıda herkesin büyük hayranlık ve saygı duyduğu bazı yazar ve bilim adamlarının özel hayatlarına dair bilgileri burada kaydetsem, okurları çok şaşırtacağımı biliyorum. Aralarında, hizmetçisinin ırzına geçen, hırsızlık yapan, karısını çocuklarını ortada bırakan, dostlarını dolandıranlar var. Türkiye’de Nazım Hikmet elden ele gizli okunurken sağ kesimin muteber bir yazarı vardı. Yere göğe koyamazlardı. Adam gerçekten iyi bir şairdi ama ayyaş ve kumarbazdı. Üstelik de şeriatçı idi. Kişilikle eserleri ayrı tutmak gerekir. İnsanî kusurlar dedikodu meraklılarına bırakılmalı. Orhan Pamuk bir karakter zaafı göstermiş olabilir, bu öncelikle kendi sorunudur. Bir ihtimal, o savruk beyânatta söyledikleri samimî kanaatini yansıtmaktadır, Nobel filan aklına gelmemiştir(!).  Ne olursa olsun, eserleriyle beraber toptan mahkûm etme yoluna gitmek yanlış. Nobel almış bir edebiyat adamı, ülkenin tanıtılmasında çok önemli bir kazançtır. Hedef haline getirip Taşnakları mutlu etmenin âlemi yok.  

 

 

III. 

Özür kampanyasının başlayacağı duyulur duyulmaz, emekli Büyükelçiler “derhal” bir karşı bildiri yayınladılar3. Doğaldır, sözlü ya da fiilî Ermeni saldırılarının ilk muhatabı diplomatlardır. Birileri özür dilerse, sonradan çıkacak sorunların hesabı diplomatların önüne konur.  Sert bir uyarı niteliğindeki bu bildiri, basında çıkan haberler üzerine girişim sahiplerini yanlış bir işten peşinen vazgeçirme ümidiyle kaleme alınmış gibidir. Verilen mesajın özü çok kısa olarak şudur:  

“Tek taraflı özür, suçun ikrarı yani soykırımı tanıma olarak algılanır. Karşı tarafı daha fazla uzlaşmazlığa yöneltir. (Tanımanın ikinci adımı da tazminattır). Ayrıca, aynı dönemde ve daha sonra Türk insanının çektiklerinin önemsenmediği varsayılır. Şehitlerimizin anıları hâlen canlıdır ve acıların karşılıklı paylaşılması gereğinin göz ardı edilmesi bizi fevkâlade incitmektedir. Dış güçler bu konuyu Türkiye aleyhine kullanma alışkanlığına sahiptir. Kamuoyunu, doğacak olumsuz sonuçlar konusunda uyarıyoruz”.   

Özür kampanyasının daha sonra imzaya açılan ve o tarihlerde belki de kesinleşmemiş olan metnine hiç bir gönderme yoktur. Yani, Büyükelçilerin tepkisi tamamen basın haberlerinde sözü edilen “tek taraflı özür” kavramına odaklanmıştır. Aceleyle ve bizim camianın hiç alışık olmadığı ölçüde sert ve suçlayıcı bir üslûpla kaleme alınan bildiri yılların birikimi bir ruh halinin aynasıdır. Bu insiyakî tepkiyi şöyle özetleyebilirim: “Yurt dışında Nazi suçlamasını kabul etmemiz isteniyor. Bu nedenle Türkiye’nin cezalandırılması gerekir deniyor. Nerdeyse şehitlerimizin katledilmeyi hak ettikleri söylenecek. Biz bunlarla uğraşırken bir de yurt içinde sırtımızdan mı hançerleneceğiz?”  Filhakika, yakın geçmişte “soykırımı ‘kabul ettik’ deyip, bu işten kurtulsak” havasında ultra liberal aydınların mevcudiyeti de bu ruh halinin tetikleyicilerindendir. Kurulan denklem gayet basit: “tek taraflı özür eşittir soykırımı tanıma”. Doğrusu meslektaşlarımın bu ruh hali aynen benim de hissettiklerimi yansıtıyor. Yalnız, o dönemde (Aralık 2008) acı bir kayıp ve ciddî ailevî sorunlar nedeniyle bu ortak hareket içinde yer alamadım4. Sonra da işler arap saçına döndü ve çıkan patırtıda kimin neyi, niçin söylediğinin pek de bir önemi kalmadı. Düşman saflar Azerî deyimiyle muhkemleşti. Aradan geçen uzunca sürenin heyecanları biraz yatıştırdığı ümidiyle, özür kampanyasının nerede yanlış yaptığını, kimseyi suçlamadan kendi savlarına dayanarak açıklamaya çalışacağım. Özürcüleri de, sert tepkiyi hak ettiklerini düşünen duygusal meslektaşlarımı da kızdırmayı göze alıyorum.  

 

IV. 

“Kampanya” iki cümlelik bir açıklamadan ibaret: “1915’te Osmanlı Ermenilerinin maruz kaldığı Büyük Felaket’e duyarsız kalınmasını, bunun inkâr edilmesini vicdanım kabul etmiyor. Bu adaletsizliği reddediyor, kendi payıma Ermeni kardeşlerimin duygu ve acılarını paylaşıyor, onlardan özür diliyorum”.  Aylardır medyada bu konuda yazılıp çizilenlerin ayrıntısına girmeden, doğal reflekslerimizin insanları suçlama eğilimine de “dur” diyerek, en iyi niyetlerle özürcülerin bu iki cümleden ne beklediklerini saptamaya çalışalım. Ermeniler bu kısa bildiriyi okuyunca “Tamam” diyecekler: “Türkler bugüne kadar bizim başımıza gelenleri ‘savaştır’, ‘mukateledir’ diye değersiz ve olağan göstermeye, hatta inkâra ve unutturmaya çalışıyorlardı. Artık ne kadar büyük bir felâkete uğradığımızın üstünü örtme çabalarından vazgeçiyor ve bir asır sonra da olsa acılarımızı paylaşıyorlar”. Diasporanın Taliban kafalı Taşnakları bu empati dalgası yayılınca Türk düşmanlığında kullandıkları başlıca malzeme elden gideceği için kahrolacaklar. Yürüttükleri “barbar ve katil Türk” propagandası giderek zayıflayacak. Tarihî barışmanın yolu açılacak ve ülkemizin başından bir dert eksilecek. Keşke böyle olsa. O zaman ben de şimdi eleştirdiğim için özürcülerden özür dilerim.  

Her sosyal olayı belirleyen diyalektik burada da geçerli. Doğrularla yanlışlar aynı yumağın içinde. Ermenistan’ın bağımsızlığından itibaren üç buçuk yıl (1992-95) Dışişlerinde konunun sorumluluğunu taşıdım. Iğdır ve Kars’da resmen kapalı olan kapılar benim gizli Erivan seyahatlerim için açıldı. Tetebbû yanında topraktan öğrendiğim için bildiğimi sanıyorum. Yumaktaki “doğru” şu: bizim yönümüzden Ermenilere yönelik empati jestleri sadece gerekli değil şart. (Bu şartın nedenlerini merak edenleri Stratejik Analiz’de daha önce çıkan uzun makaleme5 yönlendirmek isterim). Şayet gerçekten büyük devlet geleneğine sahip isek, bu jestleri yapabiliriz, yapmalıyız. Hastanın tedavisine katkıda bulunmak için yapmalıyız. İnsancıl duygulara değer ve öncelik tanıyan okurları rahatsız edecek bir noktayı da eklemem lâzım. Herşey bir yana, ulusal çıkarlarımız gerektirdiği için yapmamız lâzım.  

Peki bu empatiyi sağlamak için soykırımı çağrıştıran “tek taraflı özür” kavramına başvurmak şart mıydı? Kesinlikle “hayır”. Lütfen, yukarıdaki kısa bildiriyi son üç kelimesini silerek okumayı deneyiniz. “Acılarını paylaşıyorum”dan sonra isterseniz “iki milletin tarihte olduğu gibi yeniden kucaklaşıp, ortak bir gelecek kurmasını diliyorum” mealinde bir ilâve de yapabilirsiniz. Hâlen imza verenlerin sayısı 29.444’e ulaşmış. Böyle yapılsaydı kim bilir bu sayının kaç katına ulaşılırdı. Çünkü herkes bu işten usandı. Soykırım davalarının büyük savunucusu Mümtaz Hoca Her şeyden önce, ‘soykırım sorunu’nda şimdiye kadarki tutumu bırakmak gerekiyor. ‘Oldu olmadı, vardı yoktu’  tartışmasından ve ‘Arşivleri açalım, tarihçilere bırakalım’ savsaklamasından vazgeçilmelidir” diyor6 

Özürcüler bildirinin muhatap kitlesini şöyle bir düşünmeliler. Kan davası güden Taşnaklar ümitsiz vaka (ama Ermenistan Hükümeti üzerinde boylarından büyük etkiye sahip), laf anlatmak imkansız. İlerde izole edilebilirlerse “özürü” bu defa tazminat için kullanmaya çalışacaklardır. Gerek diasporada, gerek Erivan’da onların dışında kalanların büyük çoğunluğu  “düşman Türk” inancına öylesine şartlanmışlar ki, inandırıcı olmak kaydıyla en küçük bir yakınlık gösterildiğinde şaşırıyorlar, seviniyorlar, yumuşuyorlar. Sonuçta Anadolu insanı, toprağın gelenekleri genlerine işlemiş. Özür gibi Avrupalı âdetlerine ihtiyaç yok, yakınlık-dostluk gösteriniz, acısını paylaşınız yeter. Nihayet, Taşnakların bizim ittihatçıların hayalci-maceraperest çekirdeği gibi marjinal bir grup olduğunu bilen ancak, vatan hainliği ile suçlanmaktan çekindikleri için sesi fazla çıkmayan bir kesim var. Onlar Türkiye’de bir “tarihî barışma” hareketi görürlerse, özür filan beklemeden karşılık vermeye çalışacaklardır. Zira bize çok benziyorlar. Onların da liboşları var, hem de tanınmış şair yazar filan. “Ermenistan Rusyasız yaşayamaz, parya devlet olur” diyorlar (Rusya güdümünde paryalık yolunda gidiliyor). İşbirlikçileri var siyasetçi, tüccar. “Amerika Türkleri döver, haklarımızı kurtarırız” deyip, Ermenistan’da malı götürüyorlar. Ermeni halkı da ülkeden kaçıp duruyor. Ermeni Hükümetinin ise özür hiç derdi değil. Ülke ayağının altından kaydığı için nereden nasıl destek sağlayabileceğine bakıyor.  

Özürcülerin en büyük yanlışı muhatap kitle olarak sadece Ermenileri düşünmeleri. Asıl sorun Türkiye’de. Bizim halkımız da dış dünyada itilip, kakılmaktan, haksızlığa uğrayıp aşağılanmaktan bıkmış. Empati gereğini önce kendimize benimsetmek lâzım. Bunun için de aydınlar çok geniş bir halk desteğini ve katılımı hedeflemeliydi. “Tek taraflı özür” yolunu tercih ettiklerinde ne oldu?. Otuz bine yakın destek buldular ama bu rakamın kaç katı karşı duruşu, protestoyu tetiklediler. Kendileri bir site açtılar ama karşı imza toplayan siteler kuruldu7. Facebook’da benzeri bir rüzgar esti. Böylece, Ermenilere çok güzel bir resim verdik. Kendi ayağına ateş etmek diye buna denir. Yeterince ön araştırma, danışma niye yapmadılar? Aceleleri neydi? Bilmiyorum. Emekli Büyükelçileri bile telaşlandırdılar, karşılarına aldılar. Kusur kendilerinde mi, Büyükelçilerde mi? Ellerini vicdanlarına koyup, bir düşünsünler.  

Daha da kötüsü pattadak ortaya çıkan bu kampanya bazılarında “dışardan bir işaret mi verildi?” kuşkusunu uyandırdı. (Bir no’lu refleks) O dönemde, dış politika ile doğrudan ilgisi olmayan bir dostum telefon etti. Gayet kültürlü, ılımlı, dengeli bir aydındır. Ailevî nedenlerle henüz ilgilenemediğimi, Büyükelçiler bildirisine de imza koymadığımı öğrenince gecikmemem için uzun uzun beni ikna etmeye çalıştı. Dışardan yönlendirilen bir hareket olduğunu düşünüyordu; 2015’e şurada altı yıl kalmıştı, durup dururken eniştem bizi niye öpsündü? Aydını, ılımlısı böyle tepki verirse, tosuncuklar ne yapar? Yabancı düşmanlığı gibi ilkel güdülerin hedefine Ermeniler de oturtuldu. Böylece, Türkiye bir açılım yapmayı tasarlayacaksa özürcüler bunu zora soktular.   

 

V.

 

 

Senaryonun devamı daha da acıklı. Özürcüler “Biz tamamen bireysel düzeyde tehcirin üzerine yıllardır örtülen örtü bir türlü kaldırılamadığı için özür diliyoruz” dedilerse de (Mümtaz Hocanın “Oldu olmadı, vardı yoktu  tartışması” dediği) kimseye dinletemediler. Kılıçlar çekilmiş, düşman safları belirlenmişti. Medyaya yansıyan tartışma düzeysiz ve belden aşağı bir hal aldı. İleri sürülen lehte aleyhte karşılıklı argümanları özetlemenin hiç gereği yok, zira tam bir kör dövüşü. Yalnız, bir noktaya değinmem gerekiyor. Medyada emekli Büyükelçilerin özürcülere “vatan haini” suçlamasını yönelttiği savı dillendirildi. Meslektaşlarımın kişileri hedef alarak bu tür bir suçlamaya gitmesi mümkün değildir. Bildirideki sert ifadelerin hangi şartlarda ve nasıl bir ruh hali içinde kaleme alınmış olabileceğini başta açıkladım. Her metnin kendi özel çerçeve ve koşulları içinde değerlendirilmesi ve maksadı aşan yorumlara gidilmemesinin daha doğru olacağını düşünüyorum. Kaldı ki, imzacıların arasında iki emekli Büyükelçi de var. İkisi de yakın arkadaşım. Nitelikli, yurtsever, iyi yetişmiş insanlardır. Benim görüşüm, “tek taraflı özre” bir profesyonel olarak imza vermeleri yanlış. Ancak, “beşer şaşar”. Hiç birimiz doğrunun tekeline sahip değiliz. Ben “tek taraflı özre” karşı çıkan meslektaşlarımın hissiyatını paylaştığım için şimdi yanlış yaptıklarını düşündüğüm ve iyi tanıdığım bu iki arkadaşımı “vatan haini” yerine mi koymuş oluyorum. İnsanları bu kadar kolay harcamaya hakkımız var mı?  

Listeye bakınca insan daha da fazla rahatsız oluyor. Mülkiye’den sınıf arkadaşım, dürüstlüğünü, yurtseverliğini, tanıyan herkesin bildiği değerli bir idareci. Hadi ismini de vereyim: Fikret Toksöz. Bu konuda ayrı düşmüş olabiliriz ama kimsenin Fikret’e “vatan haini” demesine tahammül edemem. Listede daha pek çok sanatçı, yazar ve akademisyen saygın kişiler var. Örneğin, şahsen tanımıyorum ama Ermeni yurttaşlarımızın neler çektiğini anlayabilmek için Sayın Faruk Bildirici’nin son çıkan çarpıcı kitabını8 ısrarla tavsiye ederim. En dikkat çekecek örnek olduğu için son bir ismi daha zikredeceğim. Bu işe öncülük edenlerden Prof. Baskın Oran. Bizim Dışişleri camiası Baskın Oran’ı yakından tanır. Ağabeyi de bizdendi. Hırçın bilinir ama objektif araştırmaları öne çıkaran değerli bir bilim adamıdır. Editörlüğünü yaptığı “Türk Dış Politikası”9, alanında Batı standartlarında bir başyapıttır ve hemen hepimizin kütüphanesinde bir referans kitabı olarak bulunur. En ileri tutum ve görüşlerin belge ve bilime dayanan en sert savunuculuğuna soyunmak başlıca merakıdır. Ancak, namusundan ve yurtseverliğinden kuşku duyana ben rastlamadım. Yurt dışında iken, şayet biri Türkiye’ye düşmanlık olarak anladığı bir çıkış yaparsa, kim olursa olsun ağzının payını verir. Bilim dışında bir edebiyatçı ustalığı ve mizah yazarı kıvraklığında kullandığı kalemini satışa çıkarsa çok para kazanırdı. Onun tercihi inandığı doğrular çizgisinde başına belâ açacak işlerle uğraşmaktır. Bu renkli kişilikle pek çok konuda fikir ihtilafına düşebilirsiniz. Ama insaf edilsin, şu bildiri yüzünden ölüm tehdidi aldığını okuyunca çok üzüldüm. Hemen Sabahattin Âli aklıma geldi. Ne zaman kurtulacağız bu karabasanlardan? Yazıktır, böyle beyinler kolay yetişmiyor. Hatırlayalım, Cezayir meselesinde gençleri orduyu katılmamaya teşvik eden (bir tür isyan) Jean Paul Sartre’a General  De Gaulle “Üstâdım” diye hitap ettiği bir mektup göndermişti. General sadece asker değil, bir sağcı ve muhafazakârdı. Sol tarafından faşistlikle suçlanırdı. Aradan nerdeyse yarım yüzyıl geçti. Onlar öyle, biz böyle… 

  

VI. 

 

Bu sorun beni gerçekten üzüp, sıktığı için makalenin ilk taslağını farkına varmadan çok uzun tutmuşum. Dergi, kuralları zorlayıp, imkân tanısa dahi okuma özürlü bir ülkede kısaltmaya mecbursunuz. Bağlarken, yazım planına uygun asıl metni sakatlamak pahasına çıkardığım bölümlerden bir kaç önemli saydığım noktayı, burası tam yeri olmasa ve birbirinden bağımsız farklı konular olsa da kısaca aşağıya kaydedeceğim.  

Birincisi, ben Kanada’da iken Taşnaklar ve Quebec’li uğursuz destekçileri yerel meclisteki tartışmalarda 1915 olaylarındaki ölü sayısını açık arttırmaya çıkarmışlardı. Bir, bir buçuk milyondan başlayıp, iki, iki buçuk hatta üç milyona kadar çıkan oldu. “Ölülerin üstüne basıp siyaset yapmak nasıl iştir?” dedik, kulak tıkadılar. Ben de mecburen bu kadar adamın Ermeni Patrikliğinin nüfus kayıtlarına ve tahminlerine dahi sığmadığı yolundaki karşı argümanlara başvurmak zorunda kaldım. Kısacası, ahlak dışı bulduğum için beni tiksindiren bir ölü sayısı tartışmasına girdik. İddiaların abartıldığını kanıtlamak için başka çarem yoktu. Milletvekili meydanı boş bulunca atıyor ve bu yalanlara dayanarak aynen “Türkler Nazilere örnek oldu; cezalandırılmaları gerekir” diyor. Siz “o kadar da değil” cevabını verince “inkârcı” oluyorsunuz. Türkiye’de işin bu yönü gözden kaçırılır. Ama beni en fazla tepkiye sevk eden bizim terör kurbanı şehitlerimizle yapılan mukayese olmuştu. Ölü sayısı azsa ihmal edilebilir öyle mi? İnsanlık bu mu? Her insan bir evrendir. Beş kişi bile olsa hep beraber karşı çıkmamız gerekir. Acı acı hatırlıyorum. 

İkincisi, Obama’nın sürpriz ziyaret haberini duyduğumda ilk tepkim “Eyvah!” oldu. Bakalım şu “özür” işi Bakanlıktaki meslektaşlarımızı zor duruma sokacak mı? Bizden Afganistan’a muharip güç gibi karşılamamız kolay olmayan taleplerde bulunabilir. Kabul edersek ne âlâ, soykırım bu Nisan da rafa kalkar. Ama zorluk beyan edersek ne olur? Adam “benim de sözlü, yazılı taahhüdüm var; zordayım kusura bakmayın; zaten sizde 30.000 kişi soykırım gerçeğini teslim edip, özür bile diledi; nazınız sade bana mı geçiyor? Anlayış bekliyorum” derse. Gel de anlat Amerikalıya: “Yok onlar soykırım demedi; Büyük Felâketin üstünü örttüğümüz için özür dilediler” vb… Özür yerine tarihî kucaklaşmaya davet etselerdi, böyle münasebetsiz şeyler de benim aklıma gelmezdi. 

Üçüncüsü, Ermenistan’a yönelik açılımlarda bulunmak gereği söz konusu olduğunda, altyapısında bir tür yabancı düşmanlığı yatan muhtemel tehlike senaryolarını üretenler şu basit gerçeği neden hiç akıllarına getirmezler? Ermenistan bir İsrail değil ve görünebilir bir gelecekte o duruma gelmesi mümkün de değil. Türkiye de bir Arap ülkesi değil ve Atatürk’ün manevî mirası yaşadıkça o duruma gelmesi mümkün değil. Ermenistan normalleşme olduktan sonra Kafkaslarda Türkiye’nin en yakın ve sadık ortaklarından biri olacaktır. Göreceğiz. 

Dördüncü ve sonuncu nokta şu: İsviçre’de, Fransa’da soykırım inkârı mahkemeye düşünce haklı olarak büyük tepki gösteriyor, fikir özgürlüğünden hak ve hukuktan dem vuruyoruz. Benim de karşı çıktığım özürcü 30.000 kişiyi mahkemeye vermenin bundan farkı ne? Ben pek akıl erdiremiyorum. 

Nihayet sonuç bölümüne geldik. Gerçekçi bir yaklaşımla Ermeni/Türk karşıtlığı çözülebilir. Kilidin anahtarı Ermenistan devletiyle kuracağımız ilişkilerdedir. Sorunun bugüne kadar uzun uzun tartışılan tarihî, hukukî, diplomatik, PR ve ağırlıklı insanî boyutları var. Bu boyutların hiç biri tek başına ya da hepsi birlikte bizi bir çözüme götürmez. Mesele, özünde siyasîdir. Bağımsız Ermenistan ortaya çıkmayıp, diaspora ile baş başa olsaydık anlaşmazlık kıyamete kadar sürerdi. Jeopolitik, devletlere bazı şeyleri dikte eder. Bizim Ermenistan’la kuracağımız ilişki Azerbaycan halkının da yararınadır. Bugüne kadar izlenen yolun kimseye bir yarar sağlamadığını görmek için profesyonel diplomat olmaya gerek yoktur. Orta seviyede zeka yeter. Azıcık kişilikli bir politika Azeri kardeşlerimize bu gerekliliği anlatıp, onaylarını almamızı sağlayacaktır. Sadece Ermenistan ve Azerbaycan’ın mevcut hükümetlerinin  (halklarının değil) bölgede gerçek istikrar ve işbirliği için üstesinden gelinmesi gereken Karabağ sorununu çözmeye ne kadar yatkın ya da istekli olduklarını bilemiyorum. Kuşkularımın nedenlerini de yazamam. Yalnız, bu mevcut şartların artık inisiyatif almamız gerektirdiğine eminim. Tabiî Türkiye’nin bölgede bir ağırlığı olması samimî özlemimiz ise.  

EK 

“ERMENİLERDEN ÖZÜR DİLENMESİ” KAMPANYASI  KONUSUNDA 

EMEKLİ BÜYÜKELÇİLER GRUBUNUN BİLDİRİSİDİR 

 

Birkaç akademisyen ve gazetecinin ön ayak olmasıyla, 1915 olayları için “Ermenilerden özür dilenmesi” yolunda bir kampanya başlatılacağını basın haberlerinden endişeyle izlemekteyiz. Böyle bir kampanyanın haksız, yanlış ve ulusal çıkarlarımız açısından sakıncalı  olacağına inanarak görüşlerimizi kamuoyunun bilgisine sunuyoruz. 

 

Böylesine yanlış ve tek taraflı bir girişim,  tarihimize saygısızlık  ve terör örgütlerinin Osmanlı İmparatorluğu’nun son dönemlerinde yaptıkları ve Cumhuriyet tarihimizde de giriştikleri şiddet eylemlerinde hayatlarını kaybeden insanlarımıza ihanet etmek anlamına gelecektir. Savaş koşullarında yapılan 1915 Ermeni tehciri  acı sonuçlar vermiş ise de, Türk insanının Ermeni isyanları ve  terör eylemlerinde uğradığı kayıplar ve  acılar Ermenilerinkinden daha az değildir.  Ermeni tedhişçilerin, dış güçlerin planlı ve sürekli  kışkırtmaları sonucunda, 19. yüzyılın ikinci yarısından itibaren ve daha sonra I. Dünya Savaşı sırasında ve Kurtuluş Savaşı’nın ilk dönemlerinde istilacı düşman kuvvetlerine katılarak Anadolu insanımıza karşı kitlesel vahşet eylemlerinde bulundukları yerli ve yabancı kaynaklı belgelerden de açıkça görülmektedir.  Cumhuriyet tarihimizde ise, 1973’de tekrar hortlayan ve ASALA ve “Adalet Komandoları” adlı terör örgütlerinin 1986 yılına kadar sürdürdükleri terör eylemleri 70 kişinin ölümüne, 574 kişinin yaralanmasına sebep olmuş, bunların arasında  5 büyükelçimiz ve 4 başkonsolosumuzun da dahil oldukları 34 kamu görevlimiz ve aile yakınları can vermişlerdir. Öte yandan,  geçen yüzyıl sonlarından itibaren Azerbaycan topraklarının dörtte birine yakın bölümünün  Ermenistan tarafından işgal edilmiş ve buradaki bir milyon kadar nüfusunun  kendi topraklarında sürgün hayatı yaşamaya mahkum  olması sorunu bugün hala çözüm beklemektedir.  Özür dileme kampanyası gibi  sakat bir girişime kalkışanlar  acaba tarih boyunca Ermeni terörüne kurban giden ve zulüm gören insanlar için de  özür dilenmesini düşünmekte midirler? 

 

Ermeni iddialarını tümüyle haklı görürcesine özür dilemek girişimini bir tarafa bırakıp, öncelikle,  yakın geçmişte masum Türk diplomatlarını, görevlilerini  ve  aile bireylerini  acımasızca katletmiş olan Ermenilerin Türk ulusundan özür dilemesini sağlamak gerekir. Bu katiller hala hayattadırlar ve Ermenistan ile bazı ülkeler tarafından himaye gördükleri için cezasız kalmışlardır. 

 

Bizler, yurt dışında görevli bulunduğumuz yıllarda  Ermeni terörünün acısını  bütün vahşetiyle yaşadık. Her Ermeni  terör eyleminden sonra, terör olaylarının yarattığı gündem içinde çarpık Ermeni iddialarının tek yanlı bir biçimde yansıtılarak dünya kamuoyunu daha da etkilediğini gördük. Bugün terör artık işlevini bitirmiştir. Planın ikinci aşamasında özür dilenmesi ve bundan sonra da işin toprak ve tazminat taleplerine vardırılmasının tasarlandığını biliyoruz. Dileğimiz, uğradığımız bunca kayıp, acı ve haksızlıktan sonra kendi insanımızın böyle bir sinsi ve kasıtlı  plana alet olmamasıdır. 

 

Bugün Türkiye ile Ermenistan arasındaki ilişkilerde bir yumuşama sürecine girilmesi ve iyi komşuluk ilişkilerinin geliştirilmesi isteniyor ise, bunun yolunun, tek taraflı  özür dilenmesi gibi tavizlerden  değil, öncelikle taraflar arasındaki sınırların ve toprak bütünlüklerinin tanınmasından, ve mutlaka gerekiyor ise, her iki tarafın tarih boyunca çektikleri acıların karşılıklı olarak paylaşılmasından geçtiğinin hatırda tutulmasında yarar görüyoruz. Aksi takdirde, “özür dilenmesi” gibi tek yönlü bir davranış yersiz ve yanlış olacak, tarih gerçeklerine aykırı düşecek ve ulusal çıkarlarımız açısından vahim sonuçlar doğurabilecektir. 

 

Bu çok hassas  konuda uyanık olunması dileğiyle kamuoyumuzun dikkatine saygıyla sunulur. 

15 Aralık 2008 

……………………..